İnsan, bazen kendi gölgesinin mezar kazıcısıdır.

Kendi içine gömdüğü hakikatleri, bir ömür suskunlukla çürütür; sonra da kaderin zalimliğinden söz eder. Oysa kader denilen şey çoğu zaman insanın korkularına giydirdiği ihtişamlı bir maskeden ibarettir. Hakikat daha çıplaktır, daha serttir, daha merhametsizdir: İnsan, en çok kendine ihanet eder.

Bir çağın çöküşü, önce sokaklarında değil, vicdanlarında başlar.

Bir toplum, binaları yıkıldığı için değil; adalet duygusu çürüdüğü, utanma hissi öldüğü ve doğruya sadakat alay konusu olduğu için çöker. Çünkü taş yeniden dizilir, duvar yeniden örülür, şehir yeniden kurulur; lakin bir milletin ruhunda açılan çürüme, asırlık bir lanet gibi nesilden nesile geçer.

Bugün insanlık, kendi elleriyle yaptığı putların önünde secde ediyor.

Kimi paraya tapıyor, kimi şöhrete, kimi güce, kimi de kendi küçüklüğünü gizlemek için kalabalıklardan devşirdiği sahte kudrete. Herkes bağırıyor, ama kimse hakikati söylemiyor. Herkes biliyor, ama kimse bedel ödemek istemiyor. Çünkü hakikat, alkış istemez; kurban ister. Ve bu çağ, kurban vermeyi değil, sadece gösteri yapmayı biliyor.

Oysa insan dediğin, kendi karanlığını yenebildiği kadar insandır.

Kendi içindeki vahşi tarafı zincire vurabildiği, nefsinin boğazına diz çöktürebildiği, öfkesini hikmete dönüştürebildiği kadar… Yoksa etten ve kemikten ibaret olmak, insan olmak için yetmez. Hayvan da acıkır, hayvan da korkar, hayvan da sahip olmak ister. İnsanı ayıran şey; arzularının efendisi olabilmesidir.

Ben gördüm:

Bazı yüzler gülümserken bile çürür.

Bazı sözler dua gibi başlar, zehir gibi biter.

Bazı eller selam verirken bile ihanet taşır.

Ve bazı kalpler vardır ki atıyor olmaları, yaşadıkları anlamına gelmez.

Bu yüzden herkesle yürünmez.

Herkese sır verilmez.

Herkes “dostum” diye çağrılmaz.

Çünkü bazı insanlar fırtına değildir; bataklıktır. Yanına yaklaştığında seni bir anda yutmazlar. Önce ayaklarını tutarlar, sonra iradeni, sonra umudunu… En sonunda da sana kendi çamurlarını kader diye kabul ettirmeye çalışırlar.

Lakin karanlık ne kadar büyürse büyüsün, bir hakikat değişmez:

Gece, güneşi öldüremez.

Yalan, doğruyu ancak geciktirebilir; yok edemez.

İhanet, sadakatin kıymetini düşüremez.

Ve zulüm, ne kadar kibirli olursa olsun, kendi mezar taşını kendi elleriyle yazar.

Ben inanırım ki insan, ancak ateşten geçerek saflaşır.

Acı, ya seni parçalar ya da seni senden daha büyük bir şeye dönüştürür. Kaybettiklerin, eğer seni hakikate yaklaştırıyorsa, aslında kayıp değildir. Yıkıldığın yer, bazen yeniden doğduğun yerdir. Çünkü bazı dirilişler, yalnızca büyük bir ölümden sonra mümkündür; eski benliğin ölmeden yeni ruh doğmaz.

Ey kalbinde hâlâ bir kor taşıyan insan, unutma:

Bu dünya sana huzur vaat etmedi.

Bu çağ sana adalet sözü vermedi.

İnsanlar sana sadakat yemini etmedi.

Ama bütün bunlara rağmen doğru kalabilmek, işte asıl asalet budur.

Karanlığın ortasında lekesiz kalabilmek…

Çamura bata çıka yürürken ruhunu kirletmemek…

İhanet görüp de ihanet etmemek…

Kırılıp da zalimleşmemek…

İşte gerçek kuvvet budur.

Ve gün gelir, herkes kendi iç mahkemesinde yargılanır.

Ne kalabalıklar kurtarır insanı, ne unvanlar, ne alkışlar, ne de sahte zaferler. En son perde kapandığında, geriye yalnızca şu soru kalır:

“Sen gerçekten kimdin?”

İşte bütün ömür, bu soruya verilecek cevabı inşa etmekten ibarettir.

Semih Aslanlar