"Ekonomiye can suyu" olması için bayram tatili bu yıl da 9 güne uzatıldı. Kararın gerekçesi: vatandaşın seyahat etmesi, şehir dışına çıkması, turizmin ve esnafın hareketlenmesi. Bakıldığında bu yaklaşım oldukça makul görünüyor. İnsan hareket ederse para da hareket eder.

Özellikle küçük esnaf açısından tablo iki yönlü. Bir yandan şehirler boşaldığında kıyı bölgeleri, turistik ilçeler ve tatil destinasyonları ciddi bir yoğunluk yaşıyor. Oteller doluyor, restoranlar çalışıyor, ulaşım sektörü hareketleniyor. Bu anlamda turizm bölgeleri için 9 günlük tatil adeta yüksek sezon etkisi yaratabiliyor.

Fakat diğer yandan büyük şehirlerdeki esnaf için aynı şeyi söylemek zor. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde birçok semt bayram tatili boyunca adeta sessizliğe gömülüyor. İşyerleri kapanıyor, yaya trafiği düşüyor, günlük kazançla dönen küçük işletmeler için bu dönem “tatil değil, duraksama” anlamına geliyor.

Bir başka boyut ise ekonomik psikoloji. Tatilin uzaması, tüketiciyi harcamaya teşvik etmekten ziyade çoğu zaman harcamayı erteleme eğilimini artırabiliyor. İnsanlar tatil planına, yol masrafına, konaklamaya bütçe ayırdığı için şehir içi tüketim geri plana düşebiliyor. Yani para harcanıyor ama her zaman esnafa değil, farklı kanallara gidiyor.

Öte yandan işin olumlu tarafını da göz ardı etmemek gerekir. Türkiye gibi turizm potansiyeli yüksek bir ülkede uzun tatiller iç turizmi canlı tutuyor. Otelcilik, restoran, ulaşım ve eğlence sektörleri için bu dönemler yılın kritik gelir zamanlarına dönüşebiliyor. Ayrıca insanların dinlenmesi, şehir stresinden uzaklaşması da sosyal açıdan bir ihtiyaç.

Ama asıl soru şu: Bu tatil modeli gerçekten “yaygın ekonomik canlanma” mı sağlıyor, yoksa ekonomiyi belirli sektörlere sıkıştırıp diğer alanlarda durgunluk mu yaratıyor? Belki de mesele tatilin uzunluğu değil, ekonominin buna nasıl hazırlandığıdır. Eğer küçük esnafı destekleyen, şehir içi hareketliliği artıran ek politikalar yoksa 9 gün sadece bir kesimin kazandığı, diğer kesimin beklediği bir döneme dönüşebilir.