İklim değişikliğinin etkileri her geçen yıl daha net hissediliyor. Yağışlar azalıyor, sıcaklıklar artıyor, toprak daha çabuk kuruyor. Kâğıt üstünde hâlâ “su zengini” bir ülke olduğumuzu düşünsek de kişi başına düşen su miktarı hızla azalıyor. Türkiye artık su stresi yaşayan ülkeler arasında.
Sakarya bu durumu en açık yaşayan illerden biri. Yıllardır bereketiyle, yeşiliyle, gölüyle övündüğümüz bu şehir, son dönemde ciddi bir ekolojik baskı altında. Sapanca Gölü’nde su seviyesi gözle görülür biçimde düştü; kıyılarda 30-40 metrelik çekilmeler yaşanıyor. Gölü besleyen dereler hem kuraklık hem de insan eliyle kirlenme nedeniyle eski gücünde değil. Uzmanlara göre, bugünkü gidişat devam ederse Sakarya Havzası önümüzdeki yıllarda su kaynaklarının dörtte üçünü kaybetme riskiyle karşı karşıya.
“GELİŞİYORUZ” DİYORUZ…
İşin asıl çarpıcı tarafı, bu krizin sadece iklimle ilgili olmaması. Evet, sıcaklıklar artıyor ama asıl sorun bizim planlamamızda. Şehir hızla büyüyor, sanayi alanları genişliyor, tarım arazileri birer birer elden çıkıyor. “Gelişiyoruz” diyoruz ama bu gelişme doğayla değil, doğaya rağmen gerçekleşiyor. Betonun yükseldiği her yerde bir ağacın, bir tarlanın, bir su kaynağının eksildiğini görmezden geliyoruz.
Sakarya’da yapılan araştırmalar, son 20 yılda yerleşim alanlarının hızla arttığını, buna karşılık bitki örtüsünün ve toprak neminin azaldığını gösteriyor. Kısacası şehir genişledikçe doğa daralıyor. Su kaynaklarını korumak için atılması gereken adımlar da genelde kâğıt üzerinde kalıyor. Örneğin uzmanlar, su şebekesindeki kayıpların teknolojiyle yüzde 20’ye yakın azaltılabileceğini söylüyor ama bu uygulamalar hâlâ çok sınırlı.
Yerel yönetimler son dönemde “İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi” gibi projelere ağırlık vermeye başladı. Fakat bu planlar hâlâ hazırlık aşamasında ve çoğu zaman sahaya yansımıyor. Sakarya Nehri ve onu besleyen kollar artık eski gücünde akmıyor. Bazı bölümlerde su akışı yüzde 20 oranında azalmış durumda. Göller, dereler kirlilikten etkileniyor, tarım arazileri verim kaybediyor. Bu sadece doğanın değil, ekonominin ve sağlığın da alarm verdiği anlamına geliyor.
BEDELİNİ DOĞA ÖDÜYOR
Bugün “kalkınma” adı altında yapılan her şeyin bedelini doğa sessizce ödüyor. Ama bu sessizlik kalıcı olmayacak. Çünkü bir gün su yetmediğinde, tarım üretimi düştüğünde, hava kirlendiğinde farkına varacağız: Aslında doğayı değil, kendi yaşam alanımızı tüketmişiz. Sakarya hâlâ kurtarılabilir bir şehir. Gölü, nehri, ormanları ve bereketli toprağıyla yeniden dengeyi bulabilecek potansiyele sahip. Ama bunun için “büyüme” anlayışımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Daha fazla beton değil, daha fazla bilinç; daha çok yapı değil, daha çok yeşil alan…