İnsan, bildiğini sandığı ilk anda cehaletinin eşiğine ayak basar.
Çünkü bilgi, avuç içine sığdırılacak bir cevher değil; yaklaşınca ufku geri çekilen, içinden geçtikçe daha da derinleşen kadim bir sonsuzluktur.
Bizler, birkaç kitabın tozunu yuttu diye kendini hikmetin tahtına oturtan geçici gölgeleriz. Oysa hakikat, hiçbir zihnin bütünüyle fethedemeyeceği kadar büyük; hiçbir ömrün tamamını kuşatamayacağı kadar engindir. Bir insanın bütün hayatı boyunca öğrendikleri, evrenin sonsuz kütüphanesinde rüzgârla çevrilmiş tek bir sayfanın kenarına düşülmüş küçük bir işaretten ibarettir.
Bilgiye yaklaşmak, bir kapıyı açmak değildir yalnızca.
Her açılan kapının ardında yüz kapı daha görmek; her cevabın içinde yeni soruların uyandığını fark etmektir. Bir kavramı anladığını sanırsın, o kavram seni başka bir bilinmezliğin eşiğine bırakır. Bir sır çözülür, fakat çözülüşüyle beraber daha karanlık, daha görkemli, daha derin bir sır doğurur.
İşte bu yüzden gerçek bilge, “biliyorum” diye gürleyen değil;
“Henüz başlangıçtayım” diyebilecek kadar büyük olan kişidir.
Çünkü kibir, bilginin pasıdır.
Kendini tamamlanmış sanan zihin, öğrenmeyi bırakır; öğrenmeyi bırakan ruh ise yavaş yavaş çürür. Bilgiye erişmek isteyen insan, önce kendi içindeki sahte tanrıyı tahttan indirmelidir. Her şeyi kavradığını sanan o küçük benliği susturmalı, hakikatin mabedine başı eğik girmelidir.
Bizler, yıldızların altında birkaç gece düşündük diye göğün dilini çözdüğünü sanan çocuklarız.
Bir hücrenin içindeki kusursuz düzeni gördüğümüzde biyolojiyi bildiğimizi, bir imparatorluğun yükselişini okuduğumuzda tarihi anladığımızı, birkaç insanın acısını dinlediğimizde ruhun bütün kuyularını tanıdığımızı zannederiz. Fakat her alan, içine indikçe bir evren çıkarır karşımıza. Her ilim, kendi içinde yeni dağlar, yeni denizler, yeni uçurumlar taşır.
Bir ömür matematiğe verilse sayıların sonuna varılamaz.
Bir ömür felsefeye adansa varlığın düğümü bütünüyle çözülemez.
Bir ömür insan ruhuna bakılsa, tek bir kalbin bütün karanlığı tüketilemez.
Çünkü bilgi, sahip olunan değil; huzurunda terbiye olunan bir yüceliktir.
İnsan öğrendikçe büyümez yalnızca; aynı zamanda küçülür.
Kendi küçüklüğünü daha berrak görür. Evrenin akıl almaz genişliği karşısında, tarihin katmanları karşısında, insan bedeninin ve zihninin mucizevi karmaşıklığı karşısında, hakikatin sonsuz dallanışı karşısında içindeki kibir erir. Yerine tuhaf bir huşû gelir. Bir bilme sarhoşluğu değil; bilmenin asla tamamlanamayacağını idrak eden ağırbaşlı bir sükûnet…
Belki de bilgi yolunun en asil mertebesi ustalık değil, ebedî çıraklıktır.
Çünkü usta olduğunu ilan eden durur.
Çırak olduğunu bilen yürür.
Ve hakikat, duranların değil; yürümekten vazgeçmeyenlerin ufkunda parıldar.
Bizler sonsuza dek öğreneceğiz.
Düşe kalka, yanılarak, unutarak, yeniden kavrayarak…
Bir kelimenin içinden bir çağ çıkaracağız; bir taşın sessizliğinde jeolojinin milyonlarca yıllık nefesini dinleyeceğiz; bir insanın bakışında psikolojinin, tarihin, yaranın ve umudun birbirine dolanmış izlerini göreceğiz. Her yeni bilgi, bizi daha güçlü değil belki ama daha mütevazı, daha dikkatli, daha hakikatli kılacak.
Çünkü bilginin sonsuzluğu karşısında, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, ilk eşiği yeni geçmiş sayılırız.
Biz, hakikatin sarayında hüküm sürenler değiliz.
O sarayın avlusunda taş taşıyan, kandil yakan, kapı eşiğine kulağını dayayıp içeriden gelen sesi anlamaya çalışan emekçileriz.
Ve bu bir eksiklik değil; insan olmanın en soylu payesidir.
Bilginin sonsuzluğu karşısında, sonsuza dek çırağız.
Ne mutlu, çırağı kalabildiği için öğrenmeyi hiç bırakmayanlara.
Zira çıraklık, yalnızca bilmeyenin makamı değildir;
bildikçe bilmediğini daha derinden kavrayanların da müebbet yurdudur.
İnsan ilk zamanlar bilgiye hükmetmek ister.
Onu bir kılıç gibi kuşanmak, bir taç gibi başına geçirmek, karşısındakini susturacak bir üstünlük nişanesi hâline getirmek ister. Oysa yıllar geçip hakikatle gerçek manada temas kurdukça anlar ki bilgi, mağlup edilecek bir şey değil; önünde mağrur dizlerin çözüldüğü bir azamettir.
Bilgiyle böbürlenen, onun yalnızca kabuğuna dokunmuştur.
Bilgiyle sarsılan ise derinliğini sezmiştir.
Çünkü gerçek öğrenme, zihne yalnızca yeni şeyler eklemez; insanın içinde yanlış kurulmuş tahtları da yıkar.
Dün kesin sandığın nice hüküm, bugün bir ihtimale dönüşür.
Bugün mutlak sandığın nice cevap, yarın daha geniş bir hakikatin dar penceresi olarak görünür.
Ve sen, her yıkılışta biraz daha olgunlaşır; her şüphenin ardından biraz daha sahici bir idrake erişirsin.
Şüphe, cehaletin bahanesi değil; bilginin arınma ateşidir.
Sorgulanmamış düşünce, zihnin miras aldığı paslı bir eşyadır yalnızca. İnsan, kendisine sunulanı olduğu gibi kabul ettiği sürece taşıyıcıdır; fakat onu tarttığı, çürüttüğü, yeniden kurduğu anda öğrenen bir varlığa dönüşür.
Bu yüzden bilgi yolcusu, cevaplardan önce sorularını büyütmelidir.
Çünkü küçük sorular, küçük dünyalar kurar.
Büyük sorular ise insanın içindeki dar odaları yıkar; zihni göğe açılmış bir harabeye çevirir. Oradan yıldızlar görünür. Oradan sonsuzluk sızar.
“Ben kimim?” diye soranla
“Evren nedir?” diye soran,
“Adalet neden gerekir?” diye düşünenle
“Ölüm, anlamı yok mu eder; yoksa anlamı mı doğurur?” diye içi kararan insan, aynı kadim mektebin farklı sıralarında oturur.
Hepsi çırağıdır büyük bilinmezin.
Ve bu mektebin duvarları yoktur.
Bir mezarlığın sessizliği de öğretir;
bir çocuğun ilk kelimesi de.
Bir kitabın altı çizilmiş cümlesi de öğretir;
bir yenilginin insana bıraktığı soğuk boşluk da.
Bir dostun ihaneti de bilgi olur bazen,
bir annenin sabrı da,
bir babanın susuşu da,
bir milletin çöküşü de,
bir uygarlığın küller arasından yükselişi de…
Çünkü hayat, yalnızca yaşanan değil; okunması gereken bir metindir.
Fakat bu metnin harfleri kimi zaman acıyla yazılır.
İnsan, en derin derslerini çoğu kez en kanayan yerinden alır.
Bazı bilgiler kitapta bulunmaz.
Onlar, gecenin üçünde insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o ağır saatlerde öğretilir.
Bazı hakikatler sınıfta anlatılmaz.
Onlar, kaybettiğin bir şeyin ardından içine çöken sessizlikte büyür.
Bazı kavrayışlar kelimeye dökülemez.
Onlar, yalnızca yüzüne yeni bir bakış; sesine yeni bir ton; kararlarına yeni bir ağırlık olarak yerleşir.
İşte bu yüzden öğrenmek, yalnızca zihinsel değil, varoluşsal bir eylemdir.
İnsan, hakiki bilgiyle karşılaştığında aynı kişi olarak kalamaz.
Bir şeyler yerinden oynar.
Bir inanç çatlar.
Bir önyargı dağılır.
Bir perde kalkar.
Ve bazen o perdenin ardından görünen manzara, huzur değil; ağır bir sorumluluktur.
Çünkü bilmek, artık bilmediğin günkü masumiyetle yaşayamayacak olmak demektir.
Adaletsizliği bilen, suskunluğunu eskisi gibi savunamaz.
Cehaletin nasıl üretildiğini gören, kibri eskisi gibi alkışlayamaz.
İnsanın kırılganlığını kavrayan, zulmü yalnızca haber başlığı gibi okuyamaz.
Tarihin nasıl çarpıtıldığını öğrenen, her anlatıya sorgusuz secde edemez.
Bilgi, insanı yalnızca aydınlatmaz; yükler de.
Her idrak, omza konmuş görünmez bir taş gibidir.
Fakat insanı insan yapan da o taşları taşımayı göze almasıdır.
Cahil rahatlığı ile bilge huzursuzluğu arasında bir seçim yapılacaksa,
hakikatin çırağı tereddüt etmez:
Huzursuz da olsa görmeyi,
yaralansa da anlamayı,
yalnız kalsa da sorgulamayı seçer.
Çünkü karanlıkta rahat etmek, ışığın acısından daha asil değildir.
Ve biz, bu yüzden öğrenmeye mahkûm değil; öğrenmeyle onurlandırılmış varlıklarız.
Her gün, sonsuzluğun kapısından içeri bir adım daha atarız.
Fakat ne kapının sonuna varırız ne de mabedin bütün odalarını gezeriz.
Bir ömür, yalnızca giriş avlusunda geçirilse bile değerlidir; yeter ki insan, o avluda taş kesilmiş bir kibir heykeline dönüşmesin.
Yeter ki gözleri hâlâ merakla açılsın.
Yeter ki “Bunu da öğrenmeliyim” diyebilsin.
Yeter ki kendi düşüncesini bile sorgulayacak kadar dürüst,
kendi yanılgısını kabul edecek kadar cesur,
başkasından öğrenecek kadar mütevazı kalsın.
Çünkü sonsuz bilgi denizinde en çok batanlar, yüzmeyi bildiğini sananlardır.
Kıyıdan her ayrılışında yeniden kulaç atmayı öğrenenler ise boğulmaz; derinleşir.
Bizler de derinleşeceğiz.
Son nefesimize kadar.
Belki bir gün yaşımız ilerlediğinde, saçlarımızın arasına kış çöktüğünde, yılların yorgunluğu bakışımıza yerleştiğinde bile bir cümlenin önünde durup şaşıracağız. Bir çocuğun sorduğu basit bir soruda yıllardır fark etmediğimiz bir uçurum göreceğiz. Bir kavramın içinden yeniden doğacağız.
Ve o gün anlayacağız ki çıraklık, gençliğin eksikliği değil; ruhun diriliğidir.
Öğrenme arzusu ölmüş insan, yaşı kaç olursa olsun yaşlanmıştır.
Merakı hâlâ diri olan ise ölümün eşiğinde bile tazedir.
Bu yüzden son hükmümüz şudur:
Bilginin sonsuzluğu karşısında, hiçbir diploma nihai berat değildir.
Hiçbir makam, hikmetin mührü değildir.
Hiçbir ünvan, insanı hakikatin ustası yapmaz.
Ustalık diye bir son durak yoktur.
Yalnızca daha derin bir çıraklık vardır.
Ve ne kadar öğrenirsek öğrenelim,
ne kadar okur, düşünür, araştırır, kavrar, çözersek çözelim;
sonsuzluğun karşısında avucumuzda yalnızca birkaç kıvılcım taşırız.
Ama bazen bir kıvılcım da yeter.
Kendi karanlığını görmek için.
Başkasının yoluna bir anlık ışık düşürmek için.
Ve o kadim gerçeği unutmamak için:
Biz, bilginin sahibi değiliz.
Bilgiye ömrünü adamış geçici emanetçileriz.
Sonsuzluk konuşur.
Biz dinlemeyi öğreniriz.
Sonsuzluk açılır.
Biz hayret etmeyi öğreniriz.
Sonsuzluk derinleşir.
Biz, sonsuza dek çırağız.
Semih Aslanlar