Bazı insanlar yaşar, bazıları ise yalnızca vakit tüketir.
Bazıları yürür, bazıları ise sürüklenir.
Ve bazı ruhlar vardır ki bu dünyanın sıradan çamuruna basmaz; onlar, karanlığın içinden geçerken bile kendi içlerinde bir yıldız taşırlar.
İnsan dediğin, yalnız etten ve kemikten ibaret değildir.
Onun içinde susturulmuş bir mahkeme, gömülmüş bir mabed, kırılmış bir taht ve unutulmuş bir tanrısallık uyur.
Kimileri ömrünü bu enkazın üstüne halı sererek geçirir; çürümüşlüğünü estetikle kapatır, korkusunu gülümsemeyle gizler, acziyetini kalabalıkla unutturacağını sanır.
Lakin hakikat, üstü örtülerek yok edilebilen bir şey değildir.
Hakikat, gecenin en sessiz yerinde bile insanın alnına soğuk bir mühür gibi iner.
Ben gördüm:
İnsan, en çok kendi içine yenilir.
Düşmanı dışarıda arayanların çoğu, içlerindeki çürümeyi hiç fark etmez.
Kendi nefsinin zindanında zincirli olan biri, dışarıdaki özgürlüğün ne kıymetini bilir ne de manasını.
Bu yüzden asıl savaş, sokakta değil; kalpte, zihinde, vicdanda ve ruhun karanlık koridorlarında verilir.
Ey zamanın yorgun çocukları…
Size altın yaldızlı yalanlar söylemeyeceğim.
Hayat, merhametli bir masal değildir.
Hayat, ham taşı önüne koyan ve “ya kendini yontarsın ya da başkalarının ayağı altında ezilirsin” diyen sessiz bir ustadır.
İnsanın kaderi, çoğu zaman ona yapılanlarla değil, maruz kaldığı karanlık karşısında neye dönüştüğüyle yazılır.
Bir insanın asaleti, rahat günlerinde değil;
ihanet gördüğünde bozulmamasında,
yalnız kaldığında çürümemesindedir,
acı çektiğinde canavara dönüşmemesindedir.
Çünkü herkes sevildiğinde güzel görünür;
marifet, nefretin ortasında da insan kalabilmektir.
Fakat şunu da bilin:
İnsan kalmak, yumuşak olmak demek değildir.
Bazen insan kalmak, kılıç gibi keskin olmaktır.
Bazen merhamet, adaletin gecikmemesidir.
Bazen susmak erdem değil, korkaklıktır.
Bazen en kutsal söz, dudaktan değil, tavırdan çıkar.
Bu çağ, gürültünün putlaştırıldığı bir çağdır.
Herkes konuşuyor ama çok az kişi bir hakikati taşıyabiliyor.
Herkes görünmek istiyor ama kimse görünmenin bedelini ödemek istemiyor.
Herkes kendini anlatıyor ama hiç kimse kendini tanımıyor.
Ve insan kendini tanımadan ne aşkı bilir, ne sadakati, ne de mücadeleyi.
Kendini tanımak…
İşte bütün kapıların ilk anahtarı budur.
Kendi içindeki korkuyu, kıskançlığı, hırsı, açlığı, merhameti, karanlığı ve ışığı tanımayan biri; dünyayı çözmeye kalksa ne olur?
Kendi kuyusunun dibine bakmamış insan, gökyüzünü yorumlasa neye yarar?
Ben derim ki:
İnsan önce kendi içine inmeli.
Orada paslı kapılar bulacak.
Unuttuğu çocukluğunu, susturduğu vicdanını, kiraya verdiği hayallerini, yarım bıraktığı dualarını görecek.
Ve eğer cesareti varsa, o harabenin tam ortasında kendi özünün hâlâ ölmediğini fark edecek.
Çünkü insan, sandığından daha büyük bir varlıktır.
Onu küçülten dünya değil; kendi rızasıyla diz çökmesidir.
Bir ruh, hakikate yaslandığında tek başına bile bir çağın yalanını sarsabilir.
Bir vicdan, temiz kaldığında bin kirli düzenin ortasında bile ilahi bir şahit gibi yükselebilir.
Ben bu yüzden umudu pembe sözlerde aramam.
Ben umudu, küllerinden utanmayan ruhta ararım.
Yıkıldığı yerden doğrulan, ihanetten sonra hâlâ sevebilen, acıdan sonra hâlâ hakkı savunabilen insanda ararım.
Çünkü gerçek diriliş, hiç düşmemek değil; her düşüşten sonra neye dönüştüğündür.
Ey karanlığa bakmaktan korkmayanlar…
Biliniz ki her gecenin içinde bir imtihan saklıdır.
Ve her imtihan, ruhun gerçek yüzünü ortaya çıkarır.
Kiminin yüzünden maske düşer, kiminin alnında kader parlar.
Kiminin dili hakikatten kaçar, kiminin susuşu bile hüküm olur.
Ben sözümü süs olsun diye kurmam.
Söz, ya yarayı açmalı ya da şifayı çağırmalıdır.
Ya uyuyanı sarsmalı ya da yürüyeni güçlendirmelidir.
Aksi hâlde kelime, ağzın içinde çürüyen bir cesetten ibarettir.
Öyleyse dinleyin:
Kendinizi ucuz kalabalıklara satmayın.
Ruhunuzu alkış uğruna eğmeyin.
Sahte ışıkların altında hakikatinizi kaybetmeyin.
Kendinize karşı dürüst olun; çünkü insanı en çok başkasına söylediği yalan değil, kendine söylediği yalan mahveder.
Ve gün gelir, herkes kendi mahkemesine çıkar.
Orada ne ünvan konuşur, ne servet, ne gösteriş, ne de kalabalıklar.
Orada yalnızca öz konuşur.
Yalnızca vicdan konuşur.
Yalnızca hakikat konuşur.
İşte o gün, insanın üstünde taşıdığı bütün maskeler yere düşer.
Ve geriye bir tek soru kalır:
“Sen gerçekten kim oldun?”
Benim cevabım şudur:
Karanlığı gördüm ama ona secde etmedim.
Acıyı tattım ama onu putlaştırmadım.
İhaneti tanıdım ama kendi ruhuma ihanet etmedim.
Ve ne olursa olsun, içimdeki mahkemenin kapısını kapatmadım.
Çünkü insanı insan yapan şey, kusursuzluğu değil;
hakikate dönme cesaretidir.

Semih Aslanlar