İnsan ömrünün en büyük yanılgısı, aradığı şeyi kendisinin dışında bir yerde zannetmesidir.

Kimi sevgiyi başka bir kalbin ritminde arar, kimi huzuru yeni şehirlerin sokaklarında, kimi mutluluğu daha büyük evlerde, daha pahalı otomobillerde, daha yüksek makamlarda… Oysa insan, kendinden kaçtığı sürece vardığı her yer yalnızca kaçışının yeni adresidir.

Bulmak bazen aramaktan değil, arayışı bitirmekten geçer; hakikat, peşinden koşanı değil; durup içine bakabileni ziyaret eder.

İnsan aynaya her baktığında yüzünü görür; ama çok azı ruhunu görebilir. Bugün güzellik denilen şey, filtrelerle süslenen suretlerden ibaret sanılıyor. Oysa zaman, en pahalı aynaların bile gösteremediği kırışıklıkları kalbe işler. Yüz yaşlanınca makyaj yetmez; ruh yorulunca alkış da yetmez.

Belki de gökyüzüne bu kadar hayran oluşumuz bundandır. Başımızı sürekli yukarı kaldırıyoruz; hâlbuki gök, insanın gönlüne sığacak kadar yakındır. Kalbi karanlık olanın üzerine güneş de doğsa gece bitmez. Gönlü aydınlık olan ise en karanlık gecede bile yıldızlarını kaybetmez.

Bu dünyada gördüğümüz her şey aslında tek bir aynadır. İnsan, karşısındaki herkeste biraz kendini seyreder. Sevgiyi başkalarının merhametiyle ölçen, kendi kalbindeki sevgiyi henüz tanımamıştır. Saygıyı yalnızca makamdan bekleyen, şahsiyetin makamdan daha büyük olduğunu unutmuştur.

Yeryüzü ve gökyüzü boşuna yaratılmadı. Kâinat, insanın kendisini okuyabilmesi için açılmış büyük bir kitaptır. Nehirler sabrı, dağlar vakarını, rüzgâr ise faniliği anlatır. Fakat insan çoğu zaman kitabın kapağına hayran kalır; satırlarını okumayı ihmal eder.

Tarih bize ilginç bir hakikati fısıldar. Pusula, saatten önce bulundu. Çünkü insanın önce nereye gideceğini bilmesi gerekiyordu. Ne zaman varacağının hiçbir anlamı yoktu; yönü yanlışsa hız sadece felaketi büyütürdü.

Bugün de aynı çıkmazın içindeyiz.

Herkes çok hızlı…

Ama nereye?

Kararsızlık çoğu zaman masum görünür. İnsan kendini tarafsız zanneder. Oysa kararsızlık, çoğu zaman sorumluluğu zamana havale etmektir. Fakat zaman, kimsenin yerine karar vermeyi sevmez. Bekleyen sadece takvim yaprakları değildir; pişmanlıklar da sessizce birikir.

Toplum bize hep tutarlı olmayı öğretti. Dün ne söylediysek bugün de aynısını söylememiz gerektiğini anlattı. Yeni bir hakikat, eski bir kanaati mutlaka rahatsız eder. Değişmeyen fikir bazen sağlamlık değil, yalnızca inattır.

Ne var ki değişmeyen tek hakikat vardır: Edep…

İlim büyütür ama edep yüceltir.

Servet kazandırır ama edep değer kazandırır.

Makam yükseltir ama edep insanı ayakta tutar.

Bugün bazı insanlar oturdukları koltuğun kendilerine karakter verdiğini sanıyor. Oysa koltuklar yalnızca oturulan yerdir; karakter ise ayağa kalkıldığında belli olur. Gücünü makamından alanın ömrü, makamı kadardır. Gücünü şahsiyetinden alanın ise adı, kendisinden sonra da yaşamaya devam eder.

Tarih sessizdir ama unutkan değildir.

Bugün alkışlanan kibir, yarın ibret diye anlatılır.

Bugün güç zannedilen zorbalık, yarın dipnot olur.

Çünkü zaman, herkesin unuttuğunu hatırlayan en büyük şahittir.

Hayatın sonunda insanın cebinde ne unvanı kalır ne serveti… Geriye yalnızca insanlar üzerinde bıraktığı iz kalır. Bir gönülde dua mı oldun, yoksa bir hatırada kırgınlık mı? Asıl muhasebe budur.

Eskilerin bir sözü vardır ki çağlar geçse de eskimez:

“Ehl-i diller arasında aradım kıldım talep; her hüner makbul imiş, illa edep, illa edep…”

Belki de insan olmanın bütün özeti bu iki kelimenin içine sığmıştır.

Çünkü yönünü kaybeden pusulaya, zamanını kaybeden saate bakar.

Fakat kendini kaybeden ne aynada yüzünü bulabilir ne de ömründe huzuru…