İki gün önce 30 Ağustos’tu…
Meydanlarda bayraklarımız dalgalandı, marşlarımız söylendi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Büyük Taarruz’u, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni ve bir milletin yokluklar içerisinden ayağa kalkarak kendi kaderini yeniden yazdığı o büyük zaferi bir kez daha gururla andık.
Bugün ise takvimler 1 Eylül’ü gösteriyor.
Peki 30 Ağustos’un ruhunu da 30 Ağustos’ta mı bıraktık?
Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele tam olarak budur.
Çünkü bir milletin değerleri yalnızca yıldönümlerinde hatırlanıyorsa, zaman içerisinde yaşayan bir şuur olmaktan çıkar ve törensel bir alışkanlığa dönüşür.
Fakat onlara olan borcumuzu yalnızca anma törenleriyle ödeyemeyiz.
Çünkü bize bırakılan miras yalnızca üzerinde yaşadığımız bir toprak parçası değildir. Bize bir karakter bırakıldı. Bağımsız yaşama iradesi bırakıldı.
Bugün bizim en büyük sorumluluğumuz, işte bu ruhu gelecek nesillere aktarabilmektir.
Çocuklarımız Mustafa Kemal Atatürk’ü yalnızca 10 Kasım’da, Cumhuriyet’i yalnızca 29 Ekim’de, Çanakkale’yi yalnızca 18 Mart’ta, Büyük Zafer’i yalnızca 30 Ağustos’ta hatırlamamalı.
Bayrağın neden kutsal olduğunu bilmeli.
İstiklâl Marşı okunurken neden ayağa kalktığımızı hissetmeli.
Bu ülkenin hangi bedeller ödenerek kurulduğunu öğrenmeli.
Vatan sevgisinin sosyal medyada birkaç cümle paylaşmaktan çok daha büyük bir sorumluluk olduğunu kavramalı.
Çünkü değerler anlatılarak öğretilir ama yaşanarak benimsetilir.
Biz çocuklarımızın yanında ülkemize, tarihimize ve ortak değerlerimize sahip çıkmıyorsak, onlardan yarın bu değerlere sahip çıkmalarını bekleyemeyiz.
Bugün dünyaya baktığımızda bunun önemini çok daha iyi anlamamız gerekiyor. Coğrafyalar değişiyor, savaşların yöntemleri değişiyor, tehditlerin biçimleri değişiyor. Fakat güçlü kalmanın temel şartı değişmiyor:
Kim olduğunu bilen bir millet olmak.
Geçmişini bilmeyen bir neslin geleceğine yön vermesi zordur. Köklerinden koparılan toplumlar zaman içerisinde başkalarının kültürünü, doğrularını ve hatta tarih anlatısını kendi değerlerinin önüne koymaya başlar. Bu nedenle çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miraslardan biri, güçlü bir aidiyet ve tarih şuurudur.
Ancak millî şuur, geçmişte yaşamak değildir.
Tam tersine, geçmişten aldığımız güçle geleceği inşa etmektir.
Atatürk’ü anlamak yalnızca fotoğrafını duvara asmak değildir; akla, bilime, eğitime ve çağdaşlaşmaya verdiği önemi anlamaktır
İşte bu nedenle 30 Ağustos, iki gün önce bitmedi.
Bitmemeli.
Bizlere düşen görev, yılda birkaç kez geçmişiyle gurur duyan nesiller değil; taşıdığı mirasın ağırlığını ve kıymetini yılın 365 günü bilen nesiller yetiştirmektir.
Çocuklarımız 30 Ağustos geldiğinde yalnızca “Bugün neden bayrak asıyoruz?” diye sormasınlar.
O bayrağın neden hiçbir zaman yere düşmemesi gerektiğini de bilsinler.
Mustafa Kemal Atatürk’ü ve kahraman silah arkadaşlarını yalnızca isimleriyle değil, hangi şartlarda neyi başardıklarıyla tanısınlar. Şehitlerimizin yalnızca sayılarını değil, geride bıraktıkları hayatları ve uğruna can verdikleri değerleri öğrensinler.
Çünkü bir milletin gerçek gücü yalnızca ordusunda, ekonomisinde veya nüfusunda değildir.
Asıl güç; geçmişini unutmayan, bugününe sahip çıkan ve geleceğini emanet edeceği nesilleri bu şuurla yetiştiren bir millet olabilmektir.
30 Ağustos’un üzerinden iki gün geçti.
Meydanlardaki törenler sona erdi, marşların sesi dindi, bayram mesajları sosyal medyanın akışında geride kaldı.
Ama bizim için geride kalmaması gereken bir şey var:
30 Ağustos’un ruhu.
Bayraklarımızı balkonlarımızdan indirebiliriz belki…
Ama o bayrağın temsil ettiği ruhu gönlümüzden hiçbir zaman indirmemeliyiz.
Çünkü Zafer Bayramı takvimde bir gündür; zafer şuuru ise bir ömürdür.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatanımızın bağımsızlığı ve milletimizin geleceği uğruna can veren bütün aziz şehitlerimizin ruhları şad, mekânları cennet olsun. Ebediyete irtihal eden gazilerimize Allah’tan rahmet diliyor, hayatta olan kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
Kahraman gazilerimize sonsuz minnet ve şükranla…