Bazı insanlar tarihe isimlerini yazar, bazı insanlar ise insanlığın kalbine dokunur. Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin yolu kesiştiğinde değişen yalnızca iki insanın hayatı değildi; değişen, yüzyıllardır insanın hakikati arayışına bakış biçimiydi.
Çünkü onların hikâyesi, iki dostun ya da iki büyük şahsiyetin buluşmasından ibaret değildir. O hikâye, insanın kendi nefsiyle karşılaşmasının, bildiğini sandığı her şeyi yeniden sorgulamasının hikâyesidir.
Şems ateşti…
Mevlânâ ise o ateşte pişerek kemale eren bir gönül.
Şems, insanın içine yıllarca ördüğü duvarları yıkmaya gelen bir hakikatti. Alışılmışı bozuyor, ezberleri dağıtıyor, insanı kendisiyle baş başa bırakıyordu. Mevlânâ ise o sarsıntının ardından yeniden inşa edilen bir gönlün adıydı. Belki de bu yüzden onların hikâyesi, asırlar geçmesine rağmen hâlâ milyonlarca insanın kalbine dokunabiliyor. Çünkü aslında hepimiz, hayatımızın bir döneminde bir Şems’i bekliyoruz.
Bizi övecek birini değil…
Bize gerçeği söyleyecek birini…
Çünkü insan, kendisini en çok alkışlayanların arasında değil; kendisini en çok değiştirenlerin yanında büyüyor.
Bugün yaşadığımız çağ, tarihin en hızlı çağlarından biri. Kalabalıklar büyüdü ama yalnızlık hiç olmadığı kadar derinleşti.
Artık insanlar birbirlerinin sesini duyuyor ama kalplerini duymuyor.
Bir sofrada oturuyoruz, fakat göz göze gelmiyoruz.
Birbirimizi takip ediyoruz ama birbirimizi tanımıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük trajedisi budur. İnsan, dünyayı keşfetmeye devam ederken kendi iç dünyasını ihmal etti. Oysa en uzun yolculuk kilometrelerle ölçülen değil, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.
Şems’in Mevlânâ’ya yaptığı çağrı da tam olarak buydu. Dışarıdaki hakikati aramadan önce, insanın kendi içine bakması gerektiğini hatırlatmaktı.
Mezarlıklar bize her gün aynı hakikati fısıldıyor: Hiç kimse unvanını, servetini ya da şöhretini yanında götüremedi. Toprağın altında herkes aynı sessizlikte buluştu. Geriye kalan ise yalnızca geride bıraktığı iyilikler, dokunduğu hayatlar ve insanların gönlünde bıraktığı iz oldu.
Belki de bu yüzden modern insanın yorgunluğu bedeninden değil, ruhundan geliyor. Yoruluyoruz; çünkü sürekli yetişmeye çalışıyoruz. Koşuyoruz ama nereye vardığımızı bilmiyoruz. Kazanıyoruz ama huzuru kaybediyoruz. Konuşuyoruz ama kendimizi dinlemeye cesaret edemiyoruz.
Şems ile Mevlânâ’nın hikâyesi bize, insanın en büyük savaşının dışarıda değil içeride olduğunu öğretiyor. Asıl mücadele başkalarını yenmek değil; kibri yenmektir.
Asıl zafer daha güçlü olmak değil; daha merhametli olabilmektir. Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, ne kadar yükseldiğiyle değil; ne kadar insan kalabildiğiyle ölçülür.
Belki de bugün yeniden bir Şems’e ihtiyaç duymamızın sebebi budur. Bizi övecek değil, eksiklerimizi gösterecek; alkışlayacak değil, hakikate çağıracak insanlara…
Kendi içimizde yıllardır susturduğumuz vicdanın sesini yeniden duyabilmektir mesele. Çünkü insanın içindeki vicdan sustuğunda, dünyanın en yüksek sesleri bile onu uyandıramaz.
Mevlânâ bir sözünde, “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” der.
Belki bugün yeni şeyler söylemekten önce, unuttuğumuz eski hakikatleri yeniden hatırlamamız gerekiyor. Sevmeyi, affetmeyi, merhameti, vefayı, tevazuyu ve en önemlisi insan olmayı…
Çünkü her çağın yeniden bir Şems’e ihtiyacı vardır.
Ve her insanın, içinde yeniden doğmayı bekleyen bir Mevlânâ’sı…