Bu yıl belki de Türkiye ekonomi tarihinde ayrı bir sayfa açılacak. Çünkü 2025, yalnızca vatandaşın değil, sermayenin de duvara çarptığı yıl oldu.

Bugüne kadar “kriz” dendiğinde aklımıza hep dar gelirli, emekli, asgari ücretli geldi. Fakat tablo artık değişti; enflasyon artık yalnızca mutfakta değil, holdinglerin bilançosunda da kaynıyor. Şirketler birer birer konkordato ilan ediyor. Dev markalar sessiz sedasız küçülüyor, bazıları kepenk kapatıyor. Kimisi yüksek faizle ayakta kalmaya çalışıyor, kimisi krediye ulaşamadığı için nefessiz kalıyor. “Enflasyon parası olanın dostudur” denirdi. Artık değil. Çünkü bu enflasyon paranın değil, sistemin enflasyonu.

Bedeli Kim Ödüyor?

Vatandaş, her sabah pazarda etiket değiştiğini görüyor. Ama esas mesele fiyat değil, adalet. Bu ülkede kıtlık, tarlada buğdayın bitmesinden değil; emeğin, alın terinin, üretimin değersizleşmesinden çıkıyor. Kıtlık, yiyecek yokluğundan değil, fakirden çalınan paydan doğuyor. Eskiden “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” derlerdi. Artık herkes bakıyor, kimse tam anlamıyla yiyemiyor. Zengin, borcunu çeviremediği için; Orta sınıf, geçinemediği için; Yoksul, yaşamaya gücü kalmadığı için kaybediyor.

Gerçek Kıtlık Başlıyor

Kıtlık yalnızca ekmekte değil; ahlakta, üretim planında, denetimde. Bir ülkenin geleceği yalnızca Merkez Bankası kararlarıyla şekillenmez; çalışanın emeğine, üreticinin toprağına, tüketicinin cebine duyulan saygıyla şekillenir. Bugün bu ülkenin en büyük açlığı, yiyecek değil adalet açlığıdır.

Sakarya sokaklarında dolaşırken her vitrinde aynı sessizliği görmek mümkün. Esnafın yüzünde “bugünü atlatalım da yarına bakarız” ifadesi var. Kasap, müşterisine et satarken kendisi evine yarım kilo bile götüremiyor. Manav, “domatesin fiyatını ben bile takip edemiyorum” diyor. Sanayici, üretim maliyetini hesaplayamıyor. İşte o anda fark ediyoruz: enflasyon artık bir rakam değil, bir ruh hâli.

Sessiz Bir Alarm

Eskiden ülkenin en güçlü işletmeleri, şimdi “yeniden yapılandırma” kelimesine sarılıyor. Konkordato ilan eden şirket sayısı her ay yeni bir rekor kırıyor. Kağıt üzerinde hâlâ faal görünüyorlar, ama gerçekte makineler susmuş, bantlar durmuş, insanlar işsiz kalmış durumda.

Bir ülkenin en büyük hatası, yoksulluğu yönetilebilir sanmasıdır. Bugün yoksulluk bir istatistik, bir oran, bir TÜİK tablosu değil; bir yönetim biçimi hâline geldi. Devletin görevi halkı yardımlarla yaşatmak değil, üretimle ayağa kaldırmak olmalı. Ama gel gör ki üretici toprağı bırakıyor, sanayici fabrikayı satıyor, genç ise ülkeyi terk etmeyi düşünüyor.