Çocukluğumuzda, terbiye maksatlı olsa gerek sürekli olmadık bir şeylerle korkutulduk, kandırıldık, sindirildik ve inandırıldık.

Büyüklerin sözünü dinlemezsen seni öcüler yer, dendi.

Yüzünü yıkamazsan şeytanlar yalar, dendi.

Öyle yaparsan taş olursun, dendi.

Böyle yaparsan cinler musallat olur, dendi.

Yani hep bir hayali düşmanla terbiye ettiler bizi.

Büyüdük, bir şey değişmedi. Şimdi de görünmeyen düşman ve biraz da hamasetle kandırılıyoruz.

Bu kez de devleti yönetenler bizi görünmeyen bir cismin yaklaştığı palavrasıyla kandırıyorlar.

Bizi görünmeyen düşmanlarla korkutup konsolide ediyorlar.

Yine karşılığında da bizi yönetenleri, o olmadık düşmanla ettikleri mücadele sebebiyle kutsuyor ve muktedire tabi oluyoruz.

Yani dostlar, biraz korku ve biraz hamasetle ha bire kandırılıyoruz.

Mesela, bu iktidarı desteklemezsiniz ‘dış güçler ham yapar sizi’ deniyor. Desteklemeyenler de anında ‘dış güçlerin içerideki piyonu’ ve hain ilan ediliyor.

Şimdi şu cümleyi altını çize çize okuyun;

“Bir de bir adet var, ülkede başımıza bir şey geldiği zaman hemen 'dış güçler' deriz, yabancılar deriz şu deriz bu deriz, onlara bazı isimler buluruz. Ve bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkınamıyoruz, birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor filan.

Yani bu doğru da olabilir ancak ben buna katılamıyorum.

Niye katılamıyorum? Eğer sizin bünyeniz güçlüyse, sağlamsa, bünyede olan virüs hiçbir zaman sizin vücudunuza zarar veremez.”

Dibine kadar haklı, değil mi?

Peki, nihayet gerçekleri söyleyen bu ünlü siyasetçimiz kim?

Dış güçlerin ve dış tehdidin bir palavra olduğunu, bu palavranın beceriksiz iktidarların bahanesi olarak kullanıldığını söyleyen siyasetçi bizzat Recep Tayyip Erdoğan…

2002 yani iktidara gelmeden önce söylemişti.

O şimdi iktidar ve önceki iktidarlar gibi aynı türküyü söylemeye devam ediyor,

Mesela ekonomi mi battı, o türkü devreye giriyor: “Ülkemizi denklemin dışına itmek isteyenlerin, kur, faiz fiyat artışları üzerinden oynadıkları oyunu görüyoruz. Karşı atağımızı yaptık başardık. Bu ekonomik kurtuluş savaşından da milletimizi zaferle çıkaracağız” diyor.

Buradan anlıyoruz ki bu korkutma, sindirme ve bu yolla konsolide etme, evimizi ve ülkemizi yönetenlere mahsus bir yönetme şekliymiş…

Ülke veya hane yöneticileri baktılar ki başaramıyorlar, baktılar ki yönetemiyorlar, baktılar ki sözleri dinlenmiyor, yine aynı senaryo devreye giriyor, yine top bir hayali düşman/öcüye atılıyor ki, yaramazlık yapmayalım, eleştirmeyelim...

Asıl ‘beka sorunu’, küçük siyasi hesaplarla böylesine önemli kavramların iğdiş edilmesidir.

Ki gerçek tehditlere karşı mücadeleyi sınırlandırır.

Asıl ‘beka sorunu’ bu kavramın algı oluşturma amaçlı seçim aparatı olarak kullanılmasıdır.

Şimdi yeni anayasa arayışları başladı ya aynı taktik devreye alındı.

Daha dün değiştirdikleri, iktidarları boyunca dörtte üçünü değiştirdikleri -ki geriye sadece değişmez maddeler kaldı- anayasa meğerse bizim beka sorunumuzmuş.

Nitekim Sayın Erdoğan; “Bu kadar hızlı değişen dünyada, eski Türkiye’nin üstelik de darbenin şartlarında hazırlanmış, ne kadar değişiklik yapılırsa yapılsın darbeci zihniyetin satırlarında gezindiği bir anayasa ile bir yere varmak mümkün müdür” diyor.

Bakıyorsunuz, ulan hangi madde bize beka sorunu teşkil ediyor, hangi madde kalkınmamızı, güçlenmemizi, demokratik bir şekilde yaşamamızı engelliyor, göremiyorsunuz.

Göremezsiniz çünkü tıpkı Lozan anlaşması gibi ‘gizli’ maddeleri var, sizin göremediğiniz ama onların gördüğü…

Dolayısıyla bizim gibi bakar körler, dış güçler ve onların piyonu olan darbeciler tarafından satır aralarına gizlenen zihniyet göremiyoruz, bir yere varmamızı engelleyen maddeler veya ifadeleri bulamıyoruz.

Bunları ancak bilge lider Bahçeli ve asrın lideri Erdoğan biliyor.

Nereden mi biliyorlar?

E son anayasa değişikliğini onlar yaptıklarına göre, başka kim bilebilir ki?