Geceyi seviyorum.

Çünkü gece, insanın kendisine yalan söylemek için daha az sebep bulduğu zamandır. Gündüzün gürültüsü sustuğunda; telefonlar, kalabalıklar, kahkahalar ve yapay umutlar çekildiğinde insan kendi içinin çıplak duvarlarıyla baş başa kalır.

Ve ben o duvarlarda hiçbir şey bulamıyorum.

Belki de mesele budur.

Belki hayat, kendisine yüklediğimiz anlamlardan ibaret bir yanılsamadır. Doğarız, bize bir isim verirler. Sonra bir aile, bir şehir, bir inanç, bir meslek, bir ideoloji ve bir gelecek tasarlarlar. Biz de bütün bunların arasında kendimize ait bir hayat yaşadığımızı zannederiz.

Oysa çoğu zaman yalnızca bize verilmiş bir senaryoyu oynarız.

Sonra bir gün perde kapanır.

Ve kimse alkışlamaz.

Ben umutsuzluğu romantikleştirmiyorum.

Onu tanıyorum.

Umutsuzluk, insanın kapısını çalan bir yabancı değildir. Bazen yıllarca aynı evde yaşadığın sessiz bir ev arkadaşıdır. Sabah kahveni içerken karşında oturur. Gece yatağa uzandığında odanın karanlığında nefesini duyarsın.

Konuşmaz.

Çünkü söyleyecek yeni bir şeyi yoktur.

Her şeyi daha önce söylemiştir.

Aşkın geçici olduğunu, insanların değiştiğini, dostlukların zamanla aşındığını, tutkuların yorulduğunu ve en büyük yeminlerin bile zaman karşısında kâğıttan kaleler gibi dağıldığını...

İnsan bütün bunları öğrendiğinde eskisi gibi inanamaz.

Bir zamanlar gökyüzüne bakıp yıldızları kader sanan çocuk, büyüdüğünde onların yalnızca uzakta yanan devasa ateşler olduğunu öğrenir.

Büyümek biraz da budur:

Büyülerin bozulması.

Ben bohemim.

Çünkü düzenin bana vaat ettiği mutluluğa hiçbir zaman tam olarak inanmadım.

Sabahları işe yetişmek için kurulan alarmlarda, başkalarının belirlediği başarı ölçülerinde, vitrinlerde parlayan hayatlarda ve herkesin aynı yöne koştuğu o büyük yarışta kendime ait bir anlam göremedim.

Ben bazen gecenin üçünde bir sokakta yürümeyi, gündüzün bütün planlarından daha gerçek buldum.

Bir masada yarım kalmış kahve...

Küllükte unutulmuş bir sigara...

Pencereden içeri giren soğuk hava...

Ve insanın kendi kendisine sorduğu o eski soru:

“Bütün bunların ne anlamı var?”

Belki cevap yoktur.

Belki de en dürüst cevap budur.

Nihilizm bana göre dünyanın anlamsız olduğunu ilan etmekten ibaret değildir.

Asıl mesele, insanın kendi kurduğu anlamların ne kadar kırılgan olduğunu görmesidir.

Para, makam, şöhret, iktidar, güzellik, itibar...

Hepsi bir gün sahibinden ayrılır.

En büyük saray bile sahibini sonsuza kadar koruyamaz.

En güçlü adam bile kendi mezarının başında güçsüzdür.

Ve ölüm...

Hiçbir unvanı umursamaz.

Hiçbir servetin önünde eğilmez.

Hiçbir ismi diğerinden daha değerli bulmaz.

Ölümün karşısında insan yalnızca insandır.

Belki de hayatın en acımasız eşitliği budur.

Bu yüzden artık büyük sözlere fazla güvenmiyorum.

“Her şey güzel olacak.”

Belki.

“Zaman her şeyi iyileştirir.”

Belki de yalnızca bazı yaraları görünmez hâle getirir.

“İnsan istediği her şeyi başarabilir.”

Hayır.

İnsan bazen bütün gücüyle çabalar ve yine de kaybeder.

Bunu kabul etmek karamsarlık değil.

Bazen yalnızca gerçeğe daha az makyaj yapmaktır.

Yine de tuhaf bir şey var.

Bütün bu hiçliğin ortasında insan yaşamaya devam ediyor.

Sabah oluyor.

Kahve soğuyor.

Bir şarkı çalıyor.

Bir sokak lambası yanıyor.

Birinin gülüşü, bütün felsefi düşüncelerini birkaç saniyeliğine susturuyor.

Ve insan, anlamsız olduğunu düşündüğü bu dünyada küçük bir anlam kırıntısına tutunuyor.

Belki hayatın trajedisi de ironisi de burada.

Anlamın olmadığını düşünürken bile anlam arıyoruz.

Hiçliğin ortasında bile bir şeyleri seviyoruz.

Kaybedeceğimizi bile bile bağlanıyoruz.

Öleceğimizi bile bile yaşıyoruz.

Belki insanın en büyük isyanı budur.

Evren sessizken konuşmak.

Karanlık büyürken bir kibrit yakmak.

Sonun geleceğini bilirken yürümeye devam etmek.

Ben karanlığı seviyorum.

Çünkü karanlık bana hiçbir şey vaat etmiyor.

Benden mutlu olmamı istemiyor.

Bana yarın için sahte sözler vermiyor.

Beni kandırmıyor.

Karanlık yalnızca karanlık.

Ve bazen insan, kendisine yalan söylemeyen tek şeyin karanlık olduğunu fark ediyor.

Ama yine de...

Sabah olduğunda perdeyi açıyorum.

Güneş yüzüme vuruyor.

Bir anlığına bütün nihilizmim susuyor.

Sonra içimden şu cümle geçiyor:

Belki hayatın anlamı yoktur.

Ama belki de...

Anlam aramadan yaşayabilmeyi öğrenmek, özgürlüğün en sessiz biçimidir.

Ve ben,

hiçliğin kıyısında,

cebimde birkaç bozuk para,

aklımda binlerce soru,

kalbimde eski bir melankoliyle

yürümeye devam ediyorum.

Nereye gittiğimi bilmeden.

Belki hiçbir yere.

Belki kendime.

Belki de yalnızca gecenin biraz daha derinine.

Çünkü bazı insanlar ışığı aramaz.

Bazıları karanlığın içinde kendi yüzünü görmeyi öğrenir.

Ve ben,

hiçliğin kıyısında yürümeye devam ediyorum.

Nereye gittiğimi bilmiyorum.

Belki hiçbir yere.

Belki kendime.

Belki de bütün yolların sonunda aynı sessizlik vardır.

Artık bundan korkmuyorum.

Çünkü insan bir gün ölümden değil, yaşadığı hayatın kendisine ait olmadığını fark etmekten korkmaya başlıyor.

Bunca yıl neyi aradık?

Sevgi mi?

Başarı mı?

Anlam mı?

Tanrı mı?

Kendimizi mi?

Belki de bütün ömrümüz boyunca, var olmadığını bildiğimiz bir kapıyı çaldık.

Ve kapının ardında kimse yoktu.

Belki evren bizi hiç duymadı.

Belki dualarımız boşluğa karıştı.

Belki bütün aşklarımız, bütün savaşlarımız, bütün zaferlerimiz ve bütün yenilgilerimiz sonsuzluğun karşısında yalnızca kısa bir titreşimden ibaretti.

Sonra bir gün,

hepimizin sesi kesilecek.

Adımız unutulacak.

Fotoğraflarımız sararacak.

Dokunduğumuz insanlar başka insanlara sarılacak.

Odamız başkasının odası olacak.

Kitaplarımız başka ellerde açılacak.

Ve biz...

hiç yaşamamışız gibi değil, yaşamışız da hiç önemli olmamışız gibi kaybolacağız.

Belki en büyük trajedi ölüm değildir.

En büyük trajedi,

ölmeden önce kendi hayatının mezarına dönüşmektir.

Bu yüzden artık kurtuluş aramıyorum.

Cenneti de istemiyorum.

Sonsuzluğu da.

Bana yalnızca bir gece daha verilsin.

Bir masa.

Soğumuş bir kahve.

Yarım kalmış bir cümle.

Ve dünyanın bütün yalanlarından uzak, tek bir gerçek:

Bir gün ben de biteceğim.

Ve belki de asıl korkunç olan bu değil.

Asıl korkunç olan,

bittiğimde dünyanın devam edecek olması.

Semih Aslanlar