Bir toplumun çöküşü, önce binalarının yıkılmasıyla, ekonomisinin daralmasıyla ya da sokaklarının karanlığa gömülmesiyle başlamaz. Çöküş, insanın kendi içindeki son ahlaki sınırı da aştığı gün başlar. Vicdanın sustuğu, utanmanın zayıflık sayıldığı, dürüstlüğün enayilikle eş tutulduğu yerde medeniyet yalnızca dış görünüşten ibaret kalır.
Bugün yaşadığımız şey, basit bir değerler değişimi değil; insanın kendi özüne karşı yürüttüğü sessiz bir ihanettir.
Herkes haklı, herkes masum, herkes mağdur; fakat nedense kimse kendi kötülüğünün sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. Yalan, menfaatin hizmetkârı olmuş; sadakat, çıkar ilişkilerinin gölgesinde can çekişiyor. İnsanlar birbirlerinin yüzüne gülümserken arkalarından kuyular kazıyor. Dostluklar hesap defterlerine, sevgiler pazarlıklara, ilişkiler ise karşılıklı çıkar sözleşmelerine dönüşüyor.
Ahlaksızlık artık gizlenmesi gereken bir ayıp değil, ustalıkla pazarlanması gereken bir meziyet gibi sunuluyor.
En tehlikelisi de kötülüğün sıradanlaşmasıdır.
Bir insanın haksızlığa uğraması kadar, çevresindekilerin buna alışması da korkunçtur. Bir çocuğun geleceğinin çalınmasına, bir mazlumun ezilmesine, bir insanın onurunun ayaklar altına alınmasına seyirci kalan kalabalıklar, zamanla kendi vicdanlarını da kaybederler. Çünkü kötülük yalnızca onu yapanların değil, karşısında susmayı alışkanlık hâline getirenlerin de omuzlarında büyür.
Bugün liyakatin yerini sadakat maskesiyle sunulan çıkar ilişkileri, emeğin yerini torpil, bilginin yerini cehalet gösterisi, karakterin yerini ise gösterişli bir itibar pazarı alabiliyor. İnsanlar nasıl daha iyi bir insan olacaklarını değil, nasıl daha fazla görünür olacaklarını düşünüyor.
Ahlak, sosyal medyada birkaç süslü cümleye; erdem, çıkarlar çatışana kadar taşınan geçici bir maskeye indirgeniyor.
Dindarlık iddiasıyla merhametsizlik, namus söylemiyle ikiyüzlülük, dürüstlük nutuklarıyla hırsızlık aynı bedende barınabiliyor. Çünkü bazıları kutsal kavramları yaşamak için değil, kendi karanlıklarını örtmek için kullanıyor. Oysa insanın gerçek karakteri, kalabalıkların önünde söylediklerinde değil, kimsenin görmediği yerde yaptıklarında saklıdır.
Ve unutulmamalıdır ki ahlak, başkalarının hayatını yargılama kürsüsü değil, insanın kendi nefsini sorguladığı en ağır mahkemedir.
Bir toplumun gerçek felaketi, kötü insanların çoğalması değil; iyi insanların kötülük karşısında susmayı öğrenmesidir.
İnsanlık, teknolojik olarak yıldızlara ulaşırken ahlaki olarak kendi karanlık çağlarına geri dönüyor. Daha hızlı iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha az anlıyoruz. Daha çok konuşuyoruz ama daha az hakikate temas ediyoruz. Bilgiye erişimimiz sınırsız, fakat hikmetten yoksunuz. Kalabalıklarımız büyüyor, insanlığımız küçülüyor.
Belki de en büyük trajedi, herkesin bir başkasının ahlakını sorgularken kendi vicdanının cenazesine katılmayı unutmasıdır.
Benim meselem kusursuz bir toplum hayali değil. Kusursuz insan yoktur. Meselem; hatasını kabul etmeyen, özür dilemeyi küçüklük, dürüstlüğü kayıp, merhameti zafiyet sayan bir zihniyetin giderek normalleştirilmesidir.
Çünkü insanı insan yapan şey sahip olduğu servet, makam, unvan ya da kalabalıkların alkışı değildir. İnsanı insan yapan, gücü elindeyken zulmetmemesi, çıkarı varken ihanet etmemesi ve kimse görmüyorken de doğru kalabilmesidir.
SON SÖZ: VİCDANIN SON NÖBETİ
Bir gün bütün maskeler düşecek. Makamlar sahipsiz, servetler anlamsız, alkışlar sessiz kalacak. İnsan, kendi varlığının çıplak hakikatiyle baş başa kalacak.
İşte o gün hiçbir mahkeme, hiçbir kalabalık, hiçbir mazeret insanı kendi vicdanının hükmünden kurtaramayacak.
Çünkü zamanın en acımasız mahkemesi tarihin değil, insanın kendi içinde taşıdığı hakikatin mahkemesidir.
Ve ben inanıyorum ki bir medeniyetin mezar taşına yazılacak en ağır cümle şudur:
“İnsanlık ölmedi; onu öldürenler, her gün aynaya bakıp kendilerine insan demeye devam ettiler.”
— Semih Aslanlar