Türk milletinden hiçbir şey gizlenmeyecekti. Her adım açık ve şeffaf olacaktı. Toplumun her kesimi ikna edilecekti. Pazarlık yapılmayacaktı. Barış kardeşlik ve demokrasi rüzgarları esecek, kuşlar kelebekler uçacak idi.
Terör örgütü “kayıtsız şartsız silah bırakıp, kendilerini feshedecekler yoksa taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayız” idi.
Sürece karşı çıkan haindi. Barış ve kardeşlik düşmanıydı. Kandan besleniyordu.
E ne oldu?
Gizli sevişen aşikar doğurur dedikleri gibi gizli pazarlıklar ortaya saçıldı.
Saçılması da normaldi. Demiştim; “içinde PKK’lıların olduğu bir komisyonunda gizlilik esası uygulanamaz, şımartılmış ve üstelik adap erkan bilmeyen bu çete ağzını tutamaz, sizi rezil eder. Mağara faresi teröristlerin anında öğreneceği bilgileri, kamuoyundan gizlemenin anlamı yok.”
Nitekim sürecin başından beri çenelerini tutamıyor, hükümet tarafını zora sokacak açıklamalar yapıyor, ittifak kanadı alttan aldıkça onlar ‘galip taraf’ havasında her fırsatı propagandaya döndürüyorlar.
İktidar tarafı ‘pazarlık yok’ dedikçe onlar dilek ve temennilerini sıralıyor, iktidar ve ittifak kanadı ‘taviz yok’ dedikçe onlar kazanımlarının listesini paylaşıyorlar.
İyi de oluyor, işin iç yüzünü, gelişmeleri, verilen tavizleri ancak böyle öğrenebiliyoruz.
İşte İmralı ziyaretinde içeriği gizlenen tutanak ortaya saçıldı.
Tamam Saygı Öztürk yazdı ama sızdırdılar da yazdı.
Bir tarafı kalkan/kaldırılan terör örgütünün başı şu pazarlıkları yapıyor; kendisine hukuki ve siyasi haklar tanınsın, Umut hakkı uygulansın. Ana dilde eğitim, Türkçe resmi dil olarak kalsın ama (lütfetmiş) Türkçe’nin yanına Kürtçe ve Arapça da olsun, Türk ve Kürt halklarının adları Anayasada yer alsın. Dağdaki PKK’lılar affedilsin. Anayasa Madde 66’daki Türk tanımı değiştirilsin. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı yerine getirilsin. Gabar Dağından ve bölgeden çıkan petrolden elde edilen gelirden, bölgedeki yerel yönetimlere pay verilsin…
Peki Suriye ve SDG?
SDG silah bırakmasın, gerekirse polis olsunlar. Yani ABD’nin donattığı silahlı gücün silahları kalsın, isimlerini değiştirelim…
Hepimiz biliyoruz ki iktidar ittifakının asıl derdi Suriye’de yaşananlar ve yaşanacak olanlar. Hele ki SGD’nin silah bırakması ve dağıtılması kırmızı çizgimiz.
Zaten süreç içeride yaşananlardan ziyade dışarıdaki ihtimaller üzerine, Bahçeli’nin ‘çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez’ anlamına gelen sözleriyle başladı.
Zaten içe yönelik bir sürecin tek başına anlamı da yoktu.
Öyle ya, başta türlü, topraklarımızda terör bitirilmişken, İçişleri Bakanı çıkıp '52 tane adam kaldı, bunların da ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz' demişken, terör örgütü elebaşları 'İnimizden başımızı çıkartamıyoruz. Ensemize biniyorlar, hepimizi öldürüyorlar. Mağaralarımıza tıkılıp kaldık' derken, birden ‘terörsüz Türkiye’ açılımı başlatmanın, diz çöktürülen terör örgütünün elebaşıyla muhatap olmanın ne anlamı vardı?
Peki, bugün, Suriye’nin yeni dizaynında Türkiye için bir tehdit oluşmasın kaygısıyla terörist başını ve terör örgütünü muhatap almak zorundaysak eğer, e o sizin dün ‘Suriye’yi biz fethettik’ demelerinize ne oldu?
Madem ki Suriye’nin işgali ve parçalanması bizim için tehdit oluşturuyordu neden ABD’nin taşeronu oldunuz?
Peki istenilen oldu mu? Yani bu sürecin komşuları ilgilendiren kısmındaki beklentiler karşılandı mı? Yani Suriye’deki Kürdistan hayalleri bitti, Kürdistan ordusu SDG dağıtıldı mı? Hayır…
Peki dağılacak mı? Hayır…
E o zaman Bahçeli’nin “İkinci aşamaya geçtik, yasal düzenleme ihtiyacı var” diyen Pervin Buldan’a, “Her cümlesine imzamı atıyorum” dedirten ne?
Altına imza attığınız PKK’nın silahlı mücadelesini zaferle sonuçlandırması mı?
Hadi aksini söyleyin ve ispatlayın ki, inanalım…