“Suça sürüklenen çocuk”… Ne tuhaf bir ifade. Sanki ortada bir fail yok da, çocuk kendi kendine bir girdabın içine düşmüş gibi. Oysa mesele bu kadar masum bir kelime oyunu değil. Hukuk bu kavramı özellikle seçiyor; çünkü çocuğun tek başına suç üretmediğini, çevresi, ailesi, sokakları, eğitimi ve hatta sistem tarafından o noktaya itildiğini anlatmak istiyor. Sokakta konuştuğunuz insanın kafasında bu ifade bambaşka bir yere oturmuş durumda. “Suça sürüklenmiş” denildiğinde birçok kişi bunu bir tür hafifletme, hatta mazur gösterme gibi algılıyor. Çünkü ortada inkâr edilemez bir gerçek var: çocuklar artık çok daha ağır suçlara karışıyor. Veriler de bunu saklamıyor; binlerce çocuk her yıl adli olaylara dahil oluyor. Hal böyleyken, kullanılan dil toplumun vicdanında karşılık bulmuyor. İnsanlar şunu soruyor: “Sürüklenen kim, sürükleyen kim?”

Sürükleyen çoğu zaman sistemin kendisi. Parçalanmış aile yapıları, denetimsiz mahalleler, eğitimin niteliği, ekonomik sıkışmışlık… Bunların hiçbiri romantik başlıklar değil. Bunlar doğrudan suç üreten zeminler. Hukuk da zaten bunu kabul ettiği için bu kavramı kullanıyor; çocukların yalnızca bireysel iradeyle değil, çevresel faktörlerle suçla temas ettiğini söylüyor

İşte asıl mesele burada başlıyor. Komisyonlar kuruluyor, raporlar yazılıyor, literatüre katkı sunuluyor… Peki kaç çocuk gerçekten o suç döngüsünden koparılıyor? Kaç mahallede risk azaltılıyor? Kaç aileye dokunuluyor? Eğer sonuç değişmiyorsa, kullanılan kavram ne kadar doğru olursa olsun toplum için bir anlam ifade etmiyor. Hatta tersine, güven duygusunu zedeliyor.

Daha sert konuşalım: “Suça sürüklenen çocuk” ifadesi doğru olabilir ama tek başına yeterli değil. Çünkü bu ifade sorumluluğu dağıtıyor ama hesap sormuyor. Evet, çocuk korunmalı. Ama o çocuğu o noktaya getiren aileye, çevreye, ihmale, hatta devlet politikalarına da aynı sertlikle bakılmalı. Aksi halde bu kavram, iyi niyetli bir hukuki terim olmaktan çıkıp, toplumun gözünde bir “etiket” haline geliyor.