Bir sabah; çocuklar çantalarını sırtına alıyor, anneler kapıdan uğurluyor, öğretmenler ders planlarını gözden geçiriyor. Her şey olması gerektiği gibi başlıyor, ta ki bir çığlık duyulana kadar.

Sonra ne oluyor biliyor musunuz?

Zil sesi susuyor…

Kalemler yere düşüyor…

Bir sınıf, bir anda eğitim yuvası olmaktan çıkıp bir travma alanına dönüşüyor.

Ve ardından gelen karanlık.

Bugün konuştuğumuz şey bir ‘olay’ değil. Bu, bir toplumun vicdanının paramparça oluşudur. Bu yaşadığımız olaylar, bir bireyin suçlu olmasının çok ötesinde; bir toplumun geldiği kırılma noktasının açık ilanıdır.

Çünkü hiçbir şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Birikir. Görmezden gelinir. Üstü örtülür, normalleşir ve bir gün patlar.

Bugün okullarımızda yaşanan katliamın izleri; sadece o sınıfın duvarlarında kalmaz.

O çocukların hayatına kazınır, o öğretmenin gözlerine yerleşir, o ailenin ömrüne yayılır ve en tehlikelisi de toplumun hafızasına bir ‘alışkanlık’ olarak yerleşmeye başlar.

Ne zaman bu kadar öfkeyi büyüttük?

Ne zaman merhameti ikinci plana attık?

Ne zaman ‘bana dokunamayan yılan bin yaşasın’ anlayışını içselleştirdik?

Ben evlatlarımı üç gündür okula yollayamıyorum, bazı WhatsApp gruplarında dönen ‘sırada Sakarya var’ gibi mesajlar görüyoruz.

Bugün bir çocuk, okul kapısından içeri girerken güven duymuyorsa biz çocuklarımıza o eğitim kurumunda hiçbir şey veremeyiz.

Artık çocuklarımız sadece sınav kaygısıyla değil, hayatta kalma içgüdüsüyle yaşıyor.

Bu bir eğitim sorunu değildir sadece. Bu, aileden sokağa, medyadan kültüre kadar uzanan çok katmanlı bir çürümenin sonucudur.

Şiddeti izleyerek büyüyeni, öfkeyi bastırmayı öğrenemeyen, değer görmeyen, dinlenmeyen, anlaşılmayan bireyler bir noktadan sonra sadece kendine değil, çevresine de zarar vermeye başlar.

Ve işte o gün; bir sınıfın kapısı kapanır, içeride hayatlar söner.

Sakarya’da bir anne ile Diyarbakır’daki bir annenin duası aynıdır: ‘Evladım akşam sağ salim eve dönsün’ Bu kadar basit, bu kadar insani ve bu kadar hayati.

Ama artık en temel temenni bile garanti değilse, orada sadece güvenlik zafiyeti yoktur; orada toplumsal bir alarm vardır.

Elbette devletimizin, kurumların, güvenlik birimlerinin alması gereken önlemler vardır. Okullar daha güvenli hale getirilmeli, denetimler arttırılmalı, riskler önceden tespit edilmelidir.

Ama şunu da açıkça söylemek gerekir:

Sadece kapıya güvenlik koyarak, duvara kamera yerleştirerek, metal dedektörlerle bu sorunu çözemeyiz.

Çünkü sorun kapının dışında değil; insanın içinde.

Eğer biz; sevgi üretmeyen bir toplum haline geldiysek, saygıyı zayıflattıysak, öfkeyi büyüttüysek, hiçbir güvenlik önlemi tek başına yeterli olmaz.

En korkuncu ne biliyor musunuz? Alışmak…

İçimiz yanıyor; bu acı hepimizin. Ama bu sessizlik bizim tercihimiz. Ve artık susmak, bu karanlığa ortak olmaktır. Gün gelecek bunu da unutacağız.

Ve biz unutsak bile.. Toprak, o çocukların adını hiçbir zaman unutmayacak.