Bir okurumdan gelen mektubu okudum.
Satırlarında ne siyaset vardı ne de kişisel bir hesaplaşma…
Sadece bir vatandaşın, bir hasta yakınının ve en önemlisi bu sistemin içinde yorulmuş insanların sesi vardı.
Mektubu okurken şunu düşündüm:
Biz ne zaman sağlık hizmetini yalnızca bina, cihaz ve istatistiklerden ibaret görmeye başladık?
Ne zaman insanı unutup rakamları konuşur hale geldik?
Bugün herhangi bir devlet hastanesinin koridoruna gidin.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yüzlerce insanın sıra beklediğini göreceksiniz.
Kimisi yaşlı…
Kimisi engelli…
Kimisi kalp hastası…
Kimisi kanser tedavisi görüyor…
Kimisi ise yalnızca derdini anlatacak bir çift göz arıyor.
Fakat ne yazık ki birçok insan hastaneden şifa bulmadan önce yorgun düşüyor.
Önce randevu alıyor.
Sonra tahlil veriyor.
Ardından birkaç gün sonrasına yeniden çağrılıyor.
Daha sonra başka bir polikliniğe yönlendiriliyor.
Arkasından yeni bir tetkik isteniyor.
Ve bu süreç bazen haftalarca sürüyor.
Merkezde yaşayan biri için belki sıradan görülebilecek bu tablo, ilçelerde yaşayan insanlar için ciddi bir mağduriyete dönüşüyor.
Karasu’dan, Kocaali’den, Kaynarca’dan, Taraklı’dan ya da Sakarya’nın uzak mahallelerinden gelen insanlar var.
Özel aracı olmayanlar var.
Maddi imkânı kısıtlı olanlar var.
Yaşlı annesini, babasını hastaneye taşımaya çalışan evlatlar var.
İnsanlar kilometrelerce yol geliyor, saatlerce bekliyor ve bazen birkaç dakikalık muayenenin ardından yeniden başka bir güne gönderiliyor.
Kimse doktorun tahlil istemesine itiraz etmiyor.
Kimse bilimsel teşhis süreçlerine karşı çıkmıyor.
İtiraz edilen şey başka…
İnsanların kendilerini değersiz hissetmesi.
Derdini anlatamaması.
Dinlenmediğini düşünmesi.
Çünkü vatandaşın gözünde sağlık sistemi artık yalnızca tedavi eden değil, aynı zamanda güven veren bir yapı olmak zorundadır.
Ne yazık ki son yıllarda sağlık hizmetlerinde çok tehlikeli bir alışkanlık gelişmeye başladı.
Hastaya bakıyoruz ama hastayı görmüyoruz.
Dosyaya bakıyoruz ama insana bakmıyoruz.
Ekrandaki sonuçlarla ilgileniyoruz ama karşımızdaki insanın korkularını dinlemiyoruz.
Oysa sağlık dediğimiz şey sadece laboratuvar sonuçlarından ibaret değildir.
Sağlık vicdandır.
Sağlık merhamettir.
Sağlık sabırdır.
Sağlık insanı insan yerine koyabilmektir.
Burada özellikle belirtmek isterim:
Bu eleştiriler sağlık çalışanlarımızın tamamına değildir.
Gece gündüz demeden çalışan, nöbet üstüne nöbet tutan, ailesinden fedakârlık eden binlerce doktorumuz, hemşiremiz ve sağlık personelimiz var.
Onların hakkını teslim etmek boynumuzun borcudur.
Ancak fedakârca çalışanların varlığı, sistemdeki eksiklikleri konuşmamıza engel değildir.
Tam tersine…
Eğer gerçekten sağlık çalışanlarımızı düşünüyorsak, onların da içinde bulunduğu bu sistemin aksayan yönlerini cesaretle konuşmak zorundayız.
Çünkü sorunları halının altına süpürmek çözüm değildir.
Başarı; vatandaşın hastaneden ayrılırken “Beni dinlediler, bana değer verdiler” diyebilmesiyle ölçülür.
Bugün bazı yöneticilerin masa başında gördüğü tablo ile vatandaşın yaşadığı gerçeklik arasında ciddi bir mesafe oluşmuştur.
Raporlarda her şey mükemmel görünebilir.
Sunumlarda her şey kusursuz anlatılabilir.
Fakat sahadaki insanın yaşadığı sıkıntılar devam ediyorsa o raporların hiçbir anlamı yoktur.
Bu nedenle ilgili kurumlara açık bir çağrıda bulunuyorum:
Şikâyet eden vatandaşları susturmaya çalışmayın.
Onları dinleyin.
Sorunları inkâr etmeyin.
Onlarla yüzleşin.
Çünkü bugün duyulmayan her ses yarının daha büyük krizidir..
Unutmayalım…
Bir yol hatası telafi edilir.
Bir bina hatası düzeltilir.
Bir ekonomik zarar yerine konabilir.
Ama sağlıkta yapılan ihmalin telafisi bazen mümkün değildir.
Bir gecikme bir hayatı değiştirebilir.
Bir ilgisizlik bir aileyi yıkabilir.
Bir ihmal geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir.
İşte bu yüzden sağlık hizmeti herhangi bir kamu hizmeti değildir.
Doğrudan insan hayatına dokunan kutsal bir sorumluluktur.
Bugün hepimiz sağlıklıyız.
Yarın hepimiz bir hastane koridorunda olabiliriz.
O gün geldiğinde görmek istediğimiz muameleyi bugün başkalarına gösterebiliyor muyuz?
Asıl sormamız gereken soru budur.
Çünkü sağlık sisteminin gerçek başarısı, en çaresiz anında kapısını çalan insana ne kadar sahip çıktığıyla ölçülür.
Ve hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir yönetici bu gerçeğin üzerinde değildir.