Siz bu satırları okurken ben büyük ihtimalle Kızıldeniz’in kırk metre altında, köpekbalıklarıyla aynı maviliği paylaşan bir dalışın içinde olacağım.

Bu satırları ise Mısır’ın Hurgada şehrinden yazıyorum.

Beni tanıyanlar bilir; çoğu zaman mutluluk üzerine yazarım. Çünkü inanırım ki insanın en büyük arayışı, sahip olmak değil huzur bulmaktır.

Fakat bu kez bana mutluluğu anlatan kitaplar değil, Mısır’ın arka sokakları oldu.

Hobi olarak yıllardır dalış yapmak için sık sık Mısır’a geliyorum.

Her gelişimde beni en çok etkileyen şey mercan resifleri ya da Kızıldeniz’in eşsiz canlıları değil; ayağında doğru dürüst ayakkabısı olmayan, cebinde serveti bulunmayan ama yüzünde içten bir tebessüm taşıyan insanlar oluyor.

Modern dünyanın bize öğrettiği mutluluk tarifi; daha büyük evler, daha lüks otomobiller ve daha pahalı markalar üzerine kurulu.

Oysa burada insanlar bana tam tersini gösteriyor. İnsan bazen hiçbir şeye sahip olmadan da mutlu olabiliyormuş. Hatta belki de sahip olduklarımız arttıkça kaybettiğimiz şey, tam olarak bu iç huzuru oluyor.

Tarihçi Herodot, “Mısır, Nil’in armağanıdır.” der. Gerçekten de Nil Nehri yalnızca bir su kaynağı değil, binlerce yıllık bir medeniyetin kalbi olmuştur. İnançlarını şekillendirmiş, kültürlerini beslemiş, tarımı mümkün kılmış ve insanları aynı coğrafyada bir arada tutmuştur.

Eski Mısır’ın yükselişi, yalnızca taşlardan yapılmış piramitlerin değil; sabrın, düzenin ve ortak yaşamın da eseridir.

Beş bin yıl önce ulus-devlet anlayışını kurabilen, sanatını ve mimarisini çağlarının çok ötesine taşıyabilen bir uygarlığın izleri bugün hâlâ dimdik ayakta duruyor.

Gize Piramitleri yükselirken Avrupa’nın büyük bölümünde henüz böyle bir uygarlık bile yoktu. Firavun devleti yaklaşık üç bin yıl boyunca varlığını sürdürdü.

Antik Roma bin yılı ancak görebildi. Bugün kendisini dünyanın merkezi gören Batı kültürünün tarihi ise henüz iki bin yılı yeni aşıyor.

Bazen düşünüyorum…

İnsanlık teknolojiyle büyüdü ama mutlulukla aynı oranda büyüyemedi.

Gökdelenler yükseldi, telefonlarımız akıllandı, ulaşım hızlandı; fakat yüzümüzdeki tebessüm giderek azaldı. Daha fazlasına sahip oldukça daha fazlasını isteyen bir çağın içine sıkıştık.

Belki de mutluluk, sahip olduklarımızın toplamı değil; ihtiyaçlarımızın azalabildiği yerdir.

Mısır bana bunu yeniden hatırlattı.

Kızıldeniz’in derinliklerinde köpekbalıklarıyla aynı suda yan yana yüzmek insana cesareti öğretiyor. Ama Mısır’ın arka sokaklarında yürümek, ondan çok daha kıymetli bir ders veriyor: İnsan, bazen en zengin olduğu anı banka hesabında değil, kalbindeki huzurda buluyor.

Dünyayı gezdikçe şunu daha iyi anlıyorum; medeniyet yalnızca gökdelenler inşa etmek değildir. Asıl medeniyet, elindekinin kıymetini bilerek yaşayabilmektir.

Belki de gerçek zenginlik, ayağındaki ayakkabının markasında değil; yokluk içinde bile kaybetmediğin gülümsemededir.

Sanırım hayat bize yanlış soruyu sordurdu. ‘Daha fazlasına nasıl sahip olurum?’ diye koştururken, asıl sormamız gereken soruları unuttuk.

Bazen cebi bomboş bir adamın gözlerindeki huzur, milyonlarca liralık servetin veremediği zenginliği anlatıyor.

Nefsinizle fazla savaş vermeyin…

Bazen cebi bomboş bir adamın gözlerindeki huzur, milyonlarca liralık servetin veremediği zenginliği anlatıyor.