İnsanlık tarihi boyunca savaşlar değişti, devletler kuruldu, imparatorluklar yıkıldı, sınırlar yeniden çizildi. Teknoloji çağ atladı, dünya küçüldü, iletişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı.
Bugün dünyanın herhangi bir noktasındaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyor, binlerce kilometre ötedeki gelişmeleri anında öğrenebiliyoruz.
Fakat bütün bu gelişmelere rağmen, çözmeyi başaramadığımız bir mesele var: Birbirimizle anlaşabilmek.
Aslında uzlaşmak için elimizde hiç olmadığı kadar imkân var. Konuşabiliriz, dinleyebiliriz, empati kurabiliriz, ortak bir noktada buluşabiliriz. Buna rağmen çoğu zaman en kolay yolu değil, en zor olanı seçiyoruz.
Küçük meseleleri büyütüyor, kırgınlıkları yıllarca taşıyor, gururumuzu insanlığımızın önüne koyuyoruz. Oysa hayatın en acı gerçeği şudur; hiçbirimiz bu dünyada kalıcı değiliz.
Milyonlarca yıldır varlığını sürdüren bu gezegende, bizim ömrümüz göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir zaman diliminden ibaret.
Bizden önce milyarlarca insan yaşadı. Kimi çok zengindi, kimi çok güçlüydü, kimi büyük makamların sahibiydi. Bugün onların büyük çoğunluğunun yalnızca isimleri kaldı, bazılarının ise isimleri bile unutuldu.
Demek ki insanın sandığı kadar büyük olmadığı gerçeği, aslında tarihin en açık dersidir.
Buna rağmen sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Bir makam uğruna dostlukları feda ediyoruz, birkaç kuruş daha fazla kazanabilmek için vicdanımızı susturuyoruz, haklı çıkmak uğruna kırdığımız kalpları görmezden geliyoruz.
Bugün toplumun yaşadığı birçok kırılmanın temelinde de bu anlayış yatıyor. İnsanlar artık birbirlerine “Sen nasıl bir insansın?” diye bakmıyor; “Bana ne faydan var?” diye bakıyor.
Oysa menfaat üzerine kurulan hiçbir ilişki sağlam değildir. Çünkü çıkar değiştiğinde insanlar da yön değiştirir.
Menfaat kayığına binenler, rüzgâr hangi taraftan eserse küreğini oraya çevirir. Böyle insanların ilk vazgeçtiği şey ise ilkeleri olur. İlkelerini kaybeden bir insanın ise zamanla kendisini de kaybetmesi kaçınılmazdır.
Belki de bu yüzden huzur giderek azalıyor. Çünkü huzur; daha fazla kazanmakla değil, daha az hesap yapmakla mümkündür. İnsan sürekli kazanmanın, sürekli üstün gelmenin, sürekli haklı çıkmanın peşine düştüğünde kaybettiği ilk şey iç dünyasındaki sükûnet olur.
Oysa hayat, sürekli mücadele ederek herkesi yenme yarışı değildir. Asıl mesele, bu kısa ömrü kimsenin kalbini gereksiz yere kırmadan tamamlayabilmektir.
Aynı fikirde olmak zorunda değiliz; ama birbirimizi dinlemek zorundayız. Aynı hayatı yaşamak zorunda değiliz; ama birbirimizin insan olduğunu unutmamak zorundayız.
Çünkü günün sonunda ne oturduğumuz koltuk bizimle gelecek ne banka hesaplarımız ne de uğruna birbirimizi tükettiğimiz dünyalık hesaplar…
Bir gün hepimiz aynı sessizliğe karışacağız.
Arkamızdan konuşulacak olan ise ne servetimiz olacak ne de makamımız. İnsanlar, onlara nasıl hissettirdiğimizi, hangi gün yanlarında durduğumuzu, hangi zor zamanda elimizi uzattığımızı hatırlayacak.
Belki de insanın hayatta kazanabileceği en büyük şey; herkesi yenmek değil, ardında kırık kalpler bırakmadan bu dünyadan ayrılabilmektir.
Çünkü insan öldüğünde malı miras kalır, makamı devredilir, şöhreti zamanla unutulur.
Ama karakteri… İşte o, insanların hafızasında yaşamaya devam eder.