“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı, hem aptallık; hem inanç devriydi, hem kuşku; aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi; hem umut baharı, hem umutsuzluk kışıydı; hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana…” — Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi

Charles Dickens’ın yaklaşık yüz yetmiş yıl önce kaleme aldığı bu satırlar, Fransız Devrimi’nin sancılı atmosferini anlatmak için yazılmıştı. Fakat insan, bu cümleleri bugün yeniden okuduğunda ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba Dickens gerçekten geçmişi mi anlatıyordu, yoksa farkında olmadan geleceği de mi tarif etmişti?

Çünkü bugün yaşadığımız çağ, tarihin belki de en büyük çelişkilerini aynı anda içinde barındırıyor.

İnsanlık, bilim ve teknoloji bakımından hiç olmadığı kadar güçlü. Yapay zekâ birkaç saniyede milyonlarca veriyi analiz ediyor, cerrahlar kilometrelerce uzaktan ameliyat yapabiliyor, uzaya turist gönderilebiliyor, Mars’ta koloni kurmanın planları hazırlanıyor. Bir insan cebindeki küçük bir telefonla dünyanın bütün bilgisine birkaç saniye içinde ulaşabiliyor.

Fakat aynı insan, bu kadar bilgiye rağmen doğruyu yanlıştan ayırmakta her geçen gün daha fazla zorlanıyor.

Oxford Üniversitesi’nin ve birçok uluslararası araştırmanın son yıllarda sıkça vurguladığı “hakikat sonrası” (post-truth) kavramı tam da bunu anlatıyor.

Dickens’ın “akıl çağı ile aptallık çağı” ifadesi belki de bugün ilk kez bu kadar anlam kazanıyor.

Bir yandan insanlar psikoloji, kişisel gelişim ve ruh sağlığı konusunda geçmiş nesillerden çok daha bilinçli. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre depresyon ve anksiyete vakaları küresel ölçekte hızla artıyor.

Hiç bu kadar bağlantıda olmadık. Ama hiç bu kadar kopuk da olmadık.

Aile sofralarının yerini ekranlar aldı. Uzun sohbetlerin yerini birkaç saniyelik videolar, mektupların yerini emojiler, dostlukların yerini takipçi sayıları aldı. İnsanlar birbirlerini tanımaktan çok birbirlerini izliyor.

Dickens’ın “inanç ve kuşku” arasında gidip gelen insan tasviri de bugün tüm canlılığıyla karşımızda duruyor. İnsanlık bilgiye ulaşmakta sınır tanımıyor; buna rağmen güven duygusu giderek azalıyor. İnsanlar kurumlara, medyaya, siyasete, hatta zaman zaman birbirlerine karşı daha temkinli yaklaşıyor. Bu güvensizlik, yalnızca toplumsal ilişkileri değil; ortak geleceğe dair umudu da zedeliyor.

Bir başka çelişki ise refah ile tatmin arasındaki uçurumda gizli.

Tarih boyunca insanlar daha rahat yaşamak için mücadele etti. Bugün pek çok toplum geçmiş yüzyıllara göre çok daha yüksek yaşam standartlarına sahip.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, konfor ile huzuru aynı şey sanmamızdır.

Evlerimiz büyüdü ama birbirimize ayırdığımız zaman küçüldü.

Cihazlarımız akıllandı ama bazen ilişkilerimiz sığlaştı.

Konuşma imkânlarımız arttı ama dinleme becerimiz zayıfladı.

Dünyayı avuçlarımızın içine sığdırdık ama gönüllerimize sığacak kadar yer açamadık.

İşte bu yüzden Dickens’ın o unutulmaz cümlesi bugün yalnızca edebiyatın güçlü bir giriş paragrafı değil; aynı zamanda çağımızın sosyolojik özeti gibi okunuyor.

Fakat bütün bu karamsar tabloya rağmen umut için hâlâ güçlü sebeplerimiz var.

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: İnsanlık en büyük ilerlemelerini çoğu zaman en büyük krizlerin ardından gerçekleştirdi. Savaşlardan sonra barış fikirleri güçlendi, salgınlardan sonra sağlık sistemleri gelişti, ekonomik krizlerden sonra yeni modeller ortaya çıktı. Bugün de teknolojiyi insanlığın hizmetine sunmak, bilgiyi hikmetle buluşturmak ve hızın içinde vicdanı kaybetmemek yine bizim elimizde.

Belki de mesele çağın kötü olması değil; çağın sunduğu imkânları hangi ahlakla kullandığımızdır.

Dickens iki şehirden söz etmişti. Bugün ise aslında iki farklı dünya aynı şehirlerin içinde yaşıyor. Bir tarafta öfke, kutuplaşma, bencillik ve tüketim; diğer tarafta merhamet, dayanışma, adalet ve ortak akıl…

Her gün, her davranışımızla bu iki dünyadan birini büyütüyoruz.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz, tarihin “en iyi zamanını” mı inşa ediyoruz; yoksa “en kötü zamanını” mı?

Çünkü gelecek, teknoloji tarafından değil; insan karakteri tarafından şekillendirilecektir.