Çocukluk yıllarımda tanıştım seninle. Daha tam okuma yazma öğrenmemiş, sayıların anlamlarını bilmeden okumanın ne olduğunu ve sayıların ne anlama geldiğini çocuk aklımla anlamaya çalıştım senin sayende. Benim için vazgeçilmez bir oyuncaktın. O zamanlar anlamamıştım seni niye benimle bu kadar erken yaşta tanıştırdıklarını. Nereden bilebilirdim ki, bir ömür boyunca benim yanımda olacağını. Hem de kalbim kadar bana yakın…

   Hem madeni hem de kâğıt halin vardı. Madeni halin hafif ağır ve tam çocukken benim yutacağım cinstendi. Bir çırpıda ağzıma attığımda etrafımdakilerin boğazımda kalacak ve öleceğim korkusuyla beni kucaklarına alıp baş aşağıya tuttukları zamanlar… Kâğıt halinde ise üzerinde birilerinin resimleri ve sayılar vardı. Daha önce gördüğüm kâğıtlardan çok farklıydı. Bir o kadar da renkliydi. Mor, yeşil ve mavi. Kâğıt ve madeniydin. İşin garip kısmı ise, bu iki farklı nesneye aynı ismi vermişlerdi. Dünyada iki farklı nesne olup aynı isme sahip olan tek şey sensindir herhalde. Bu soru çocukluğumdan yaşlılığıma kadar kafamda dönüp duracak.

   Sokakta top oynamaya başladığım yıllarda o kadar fazla ihtiyacım olmadı sana. Tabii ki her zaman yanımda duruyordun ama gün geliyor birkaç gün cebimde kalıyordun. Bundan rahatsız da olmuyordun. Ben zaten seni cebimde unutuyordum. Bazen de kendi özgürlüğüne gitmek için cebimden atlayıp sokakların bilinmezliklerine doğru gidiyordun rüzgârın yardımıyla. Aradan birkaç yıl daha geçtikten sonra samimiyetimiz daha ciddileşti ve seni daha çok kullanmaya başladım. Gittiğim her yerde düşüncelerimden önce seni yanıma almaya başladım, çünkü sen olmadan şehrin sokaklarında, caddelerinde ve dükkânlarında hiçbir şey yapılamıyordu. Hatta bazı insanlarla bile bir şeyler yaşanmıyordu sen olmadan. Hava bedavaydı ama geri kalan her şey de sana ihtiyacım vardı. Tam bir yol ayrımındaydım. Ya senin kölen olacağım senden çok ama çok fazla kazanacağım ya da hayatımı yaşayacak kadar senden kazanacaktım. Bu yol ayrımının da ne kadar tehlikeli olduğunu ilerleyen yıllarda anlayacaktım.

   Yıllar hızla geçerken çocukluğumda ağzıma atmak ve onu yutmak için mücadele verdiğim madeni halinin çok bir önemi kalmadı benim için. Cebimde ses çıkartıyor diye yanımda taşımak bile istemiyordum. Kâğıt halin bana yetiyordu ve ne kadar çok olursa o kadar kendimi mutlu ve özgüvenli hissediyordum. Etrafımdaki kişiler artıyor, sosyalleşme konusunu daha iyi anlıyordum. Burada yine öğrenmem gereken şeyler vardı. Ya sen yanımda olmasaydın bütün bu insanlar yanımda olacak mıydı? Bu kritik soruyu da deneyerek deneyimledim. Ya senin kölen olup daha fazla zamanımı seni kazanmak uğruna harcayacaktım ya da zamanımın belirli bir kısmını verip senden daha az kazanacaktım. Büyüdükçe aslında senin beni ne kadar zorla yönlendirmeye çalıştığının farkına vardım. Senden tamamen uzaklaşmak mümkün değildi ama birkaç adım geri çekilip nefes almak tamamen benim elimdeydi.

    Kimisi senin kölen oldu. Seni daha fazla kazanmak uğruna hiçbir zaman satın alamayacakları gençliklerini, hiçbir zaman geri getiremeyecekleri zamanlarını senin uğruna harcadılar. Kimileri ise, sana mesafeli durdular. Birgün elbet onlara da uğrayacağını düşünerek. Büyüyüp, yaşlandığımda ise bu ikilem arasında ömrümün geçtiğini fark ettim. Ne seninle ne de sensiz sözünün değerini daha iyi bir şekilde anladım. Kim bilir belki birileri bizler daha doğmadan bu düzeni koymuş ve biz de sadece bu düzende madeni parayı yutmakla başlayıp yaşlanınca da onun bizi yutmasına kadar olan bir süreçte olmuşuz veya yaşamaya çalışmışız. Halbuki yaşamak için olmazsa olmazımız hava bedavayken…