Çoğumuz, partiden koptuğumuz için ‘Ülkücülük MHP’de olur, sen nasıl Ülkücüsün’ türü eleştirilere maruz kalıp davaya ihanetle suçlanıyoruz.

İzah edeyim;

Tut ki Karl Marx öbür dünyadan haber gönderse ‘sosyalizm ne ya, yaşasın kapitalizm, ey dünya patronları birleşin’ dese bir tane Marksist kalmaz. Kalmamalı da çünkü Marksist’ler Marx’ın değil ideolojisinin peşinden gidiyor.

Olmaz ama hadi oldu da Atatürk dirildi, yeniden dünyaya teşrif etti ve ‘yanılmışım çocuk, en iyi yönetim biçimi mutlakiyettir, padişahlıktır, tek adamlıktır’ dese, O’nu o yapan bütün değerlerini yitirir ve Atatürkçülük tarihten silinir.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Demem o ki insanlık hiçbir liderlerin peşine ‘o seçilmiş adam, onun sözlerinde keramet var, o bilge adamdır, o ne derse doğrudur’ diyerek gitmedi. Önce dinledi, sonra seçti ve en son itaat etti…

Ve insanlık, o liderlere değil, o liderlerin davalarına ve ideolojilerine sadakat gösterdi.

Olması gereken de budur…

Şimdi Merhum Başbuğ Türkeş mesela, imkanı olsa da bir mesaj gönderse, ortaya koyduğu ideolojinin tam aksine bir görüş beyan etse, ne yapacağız?

Sizi bilmem ama ben kitaba yani davaya bakar, bizim kitapta böyle bir şey var mı ya diye araştırır, kafama yatmıyorsa itirazımı yapar, gerekirse çeker giderim.

Şimdi, bizi ihanetle suçlayanlara tavsiyem kitaba bakın kitaba, ideolojiye yani davaya bakın.

Hemen ‘lider-teşkilat-doktrin’ üçlemesine sarılmayın.

Çünkü orada geçen lider; Başbuğ Alparslan Türkeş’tir, bugünün aramızdan seçilmiş genel başkanı değil.

Hani ‘lidere sadakat şerefimizdir’ falan diyorsunuz ya, bu lider, o lider değildir.

Doktrin; Başbuğ Alparslan Türkeş’in ortaya koyduğu, kitabını yazdığı ve harfiyen uyguladığı ideoloji yani ülkü, yani davadır.

Teşkilat; Başbuğ Alparslan Türkeş’in ülküsüne inanan, kendisine itaat eden yol arkadaşları ve dava adamlarıdır.

Çilekeş Ülküdaşımız, ağabeyimiz, Merhum Mahmut Metin Kaplan’ın; “Velhasıl ‘lider-teşkilat-doktrin’ eleştirilemez sloganı, Ülkücüden geçinenler ile Ülkücü geçinenlerin uydurdukları bir şehir efsanesidir. İhanetlerini, beceriksizliklerini, yanlışlarını, cehaletlerini ve eksikliklerini bunun arkasında gizlediklerini sanıyorlar” dediği günlerdeyiz.

Dolayısıyla kimse kimseye lider, teşkilat, doktrin masalı anlatmasın…

Ölçün, biçin, tartın, araştırın. Körü körüne hareket etmeyin.

Birisinin dün söyledikleri ile bugün söyledikleri birbirini tutmuyorsa ve siz ona rağmen o birisine bağlılığınızı sürdürüyorsanız, sizin ki dava adamlığı değil, bir adamın adamlığıdır.

Şimdi açın kitabı ve aynı ağızdan çıkıp birbirinin tamamıyla zıddı konuşmaların, hangisisin davaya uygun olup olmadığına bakın.

DÜN; “Artık şiddet sussun siyaset konuşsun, silahlar sussun fikirler konuşsun.” diyerek PKK’ya çağrı yapıyorlar. PKK’yla konuşmayı siyaset zannediyorlar. Teröre göz kırpmayı, teröre çanak tutmayı, bölücülüğe can suyu vermeyi, diklenmeleri alttan alarak PKK’ya teslim olmayı marifet sayıyorlar. Üstelik terörle mücadele, siyasetle müzakere sözleriyle de PKK’nın bir numaralı failini siyasetçi mertebesine çıkarıyorlar. Hükûmetin İmralı’ya boyun eğmesi, İmralı’daki bebek katilinden sözde çözüm ve barış adına medet umması tarifi çok zor olacak bir travma ve alçalma halidir. AKP, otuz bin kişinin kanını elinde taşıyan bir terör mahkûmundan insaf, merhamet ve icazet beklemektedir. MİT Müsteşarı’nın Başbakan Erdoğan’ın emri doğrultusunda İmralı canisiyle saatler süren görüşmesi ve bunu hâlen sürdürmesi, BDP milletvekillerinin İmralı ziyareti her şeyi açıklığa kavuşturmuştur. Peki, şehitlerimiz boşa mı mücadele etmiş, analarımız boş yere mi evlatlarını kaybetmiştir? Bundan sonra sınırda nöbet bekleyen, dağda devriye gezen ve vatan ve bayrak müdafaasını her türlü olumsuz şartta yapan Mehmetçiğe, polise, korucuya ne diyeceğiz, neyi bahane olarak ileri süreceğiz? Recep Tayyip Erdoğan ile Abdullah Öcalan ve arkalarında duran küresel yardakçıları bölünmemizi, ayrılmamızı buyurdular, ne yapalım buna rıza gösterin mi diyeceğiz?”

BUGÜN; "Meclis'te kurulan komisyon bu çerçevede karar alamazsa, hiç kimse bu ziyarete yanaşmazsa, herkes üç maymunu oynamanın merakında ısrar ederse açık açık söylüyorum: "Alırım yanıma üç arkadaşımı; kendi imkânlarımızla İmralı'ya gitmekten, gocunmanın, çekinmenin, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem."

Ve şimdi sorun kendinize; ben bir davanın adamı mıyım yoksa bir adamın adamı mı?