Önceki gün; “Ben de meraktayım. Bu komisyon, ABD’nin ‘kardeşim biz şu an Suriye’ye ‘barış, eşitlik, kardeşlik, uygarlık ve demokrasi götürmekle meşgulüz, siz de kendi işinizi kendiniz görün’ tavsiyesi(!) gereği mi kuruldu, bilmiyorum.
Ya da bizimkiler ‘ABD şu an çok meşgul, iyisi mi ülkemize ‘barış, eşitlik, kardeşlik, uygarlık ve demokrasiyi biz kendimiz getirelim, müttefikimizi yormayalım’ diye mi oluşturuldu, bunu da bilmiyorum” dedim.
Ama tahminlerim var elbette…
Hiçbir şey durup dururken olmadı, Süreç Bahçeli’nin bir gece rüyasında görüp ertesi sabah düğmeye basmasıyla başlamadı.
Hatırlarsınız son seçim sonrası ilk beyanatında “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez" demiş, TBMM açılışında DEM’lilerle DEM’lenmiş ve grup toplantısında “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” diyerek süreci başlatmıştı.
Artık, ülkenin geleceğine dair endişeleri mi oluştu yoksa çoktan hazırlanan bir senaryoyu hayata geçirmek görevi ona mı verildi, bilemem?
Ama, süreçte bebek katili Apo’nun muhatap alınmasının sürpriz olmadığına, bu tercihin bizim kutsal ittifakımızın tercihi olmadığına inananlardanım.
Malumunuz, Trump ilk döneminde Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a yazdığı o meşhur mektubunda Erdoğan’ı, General Mazlum ile anlaşma yapmaya zorlamıştı.
Yani Suriye’deki terör uzantıları ile ilgili muhatabımızın terörist Mazlum Abdi olduğunu ilan etmişti.
Ardından da tarihin kaydettiği en büyük teröristlerden Colani ile işbirliği yaparak Suriye rejimini devirdi, bir teröristi cumhurbaşkanı yaptı.
Dolayısıyla terörist sevicisi ve kullanıcısı ABD’nin bizimle ilgili planında emperyalist aparat Apo’nun olmadığı ne malum? Bunca yıllık emeği(!) boşa gidecek değil elbet.
Henry Kissinger’ın o meşhur sözünü hatırlayın; “Amerika, ülkesindeki vatan hainlerini bulur öldürür. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini bulur, kullanır.”
Bizim ki daha mı az hain ki muhatap alınmasın, iş birliği yapılmasın ve ihya edilmesin?
Ve Türkiye Sevr öncesine döndürülecekse, üniter yapısı bozulacak ve ulus devlet özelliğini yitirecekse, burada en kullanışlı aparat hangi sözde azınlık olacaktır?
Dolayısıyla kurtuluş Savaşı dönemi dahil 1938’e kadar yaklaşık 30 isyan çıkaran kuklalar elbette… Nitekim bütün plan, program, söylem, eylem, sanki başka bir azınlık başka bir etnik grup yokmuş gibi sadece Kürtlere yönelik…
Anlaşılan o ki ‘demokrasi, barış, uygarlık’ denilince emperyalist ABD’nin aklına sadece Kürtler geliyor. Bizimkiler araya Arapları da katıyor ama oradaki niyet farklı. Araplar sadece vatandaşlık yapılarak seçim kazanma aparatı olarak araya sokuşturuluyor.
Sevr’i hortlatma, Lozan’ı çiğneme, üniter devlet yapısından kurtulma, ulus devlet özelliğinden vaz geçme, karşılığında bize sunulan havuç; ‘yeniden Osmanlı’yı ihya etme, bölgesel güç olma’ vaatleri...
Bizim siyasal İslamcıların, ümmetçilerin, Osmanlı hayranlarının ruhunu okşayan bu vaatlerin, Türkçü-Turancı- Milliyetçi cenahı temsil eden parti tarafından da benimseniyor olması da tam bir garabet…
Yeniden Osmanlı hayalleri kuranların şunu anlamak gerek; Emperyalizm destekli bir Osmanlı hortlatmasıyla biz, 7 düvele hükmeden Osmanlı’yı rüyamızda görür, ancak Sevr dönemine sıkıştırılan bir Osmanlı’ya kavuşuruz.
Sonrasını zaten biliyorsunuz…
Peki, farkımız kaldı mı diyenler olacaktır. Haklı bir soru…
Osmanlı dönemi müstemleke valisi gibi davranan bir ABD büyükelçimiz var var ki, insana ‘ulan biz ne zaman müstemleke olduk’ sorusu sorduracak açıklamalar yapıyor. Açıklama değil adeta rota oluşturuyor, hedef gösteriyor.
“Türkiye Osmanlı sistemine geçmeli, İsrail bölgede ulus devlet istemiyor, Heybeliada Ruhban Okulunu 2026'da açılacak’ demeleri, Lozan Antlaşmasıyla ilgili sözleri, ulus devlet eleştirileri boşuna değil.
Bence bunlar bizim için öneri falan değil düpedüz ev ödevi…
E, ABD’den ‘meşruiyet’ olmanın da bir bedeli olacaktır elbet…