Bazı geceler vardır; insan uyumak için değil, kendi içindeki enkazı seyretmek için uyanık kalır.
Saat ilerler. Şehir susar. Sokak lambaları, kaldırım taşlarının üzerine solgun bir ışık bırakır. Bir yerlerde son otobüs geçer, bir evin penceresinde perde kapanır, bir başka evde televizyonun mavimsi ışığı duvara vurur. Hayat, herkes için küçük telaşlarla devam ederken insan kendi ruhunun içinde çoktan durmuş bir saatin başında beklemektedir.
Ben o saatleri severim.
Çünkü gecenin bir tarafında herkes kendisinden kaçar; diğer tarafında ise insan, kaçacak hiçbir yer bulamaz.
Bohemliğin romantik bir tarafı olduğunu söylerler. Oysa ben bohemliği hiçbir zaman romantik bulmadım. Bohem hayat, çoğu zaman özgürlüğün değil, insanın kendi içindeki düzensizliğe alışmasının başka bir adıdır. Masanın üzerinde yarım kalmış bir kahve, küllükte unutulmuş izmaritler, kenarı kıvrılmış birkaç kitap, pencereden içeri sızan soğuk ve zihnin içinde birbirine çarpan binlerce düşünce...
İnsan bazen hayatını düzene sokmak istemez.
Çünkü düzen, bazı gerçekleri görünür kılar.
Dağınıklık ise insana saklanacak bir yer verir.
Benim gecelerim hep biraz böyleydi.
Bir tarafında kitaplar, diğer tarafında suskunluklar...
Bir köşede geçmiş, diğer köşede ihtimaller...
Ve tam ortasında, ne geçmişe dönebilen ne de geleceğe gerçekten inanabilen bir insan.
İnsan büyüdükçe bazı şeyleri kaybettiğini anlamıyor.
Asıl kayıp, çocukken inandığı şeylerin birer birer ölmesidir.
Dostlukların sonsuza kadar süreceğine inanırsın.
Sürmez.
İnsanların verdiği sözlerin bir anlamı olduğuna inanırsın.
Çoğu zaman yoktur.
Sevginin insanı kurtarabileceğine inanırsın.
Bazen sevgi bile insanın yarasına tuz basmaktan başka bir işe yaramaz.
Ve bir gün anlarsın:
İnsanların çoğu seni olduğun kişi için değil, onlara hissettirdiğin şey için sever.
Onlara iyi geldiğin sürece iyisindir.
Onların yalnızlığını doldurduğun sürece değerlisin.
Onların karanlığında bir mum olduğun sürece aranırsın.
Fakat kendi karanlığını anlatmaya başladığında, odada birden herkesin işi çıkar.
İşte insanın gerçek yalnızlığı burada başlar.
Kalabalıkların ortasında değil.
Anlaşılmadığını fark ettiği anda.
Ben artık anlaşılmak için çabalamıyorum.
Çünkü insan, kendisini anlatmaya başladıkça bazen kendi değerini de küçültüyor.
Bazı ruhlar açıklanmaz.
Bazı yaralar tarif edilmez.
Bazı suskunlukların tercümesi yoktur.
İnsan yalnızca susar.
Ve bazen susmak, söylenebilecek bütün cümlelerden daha dürüsttür.
Hayat bana hiçbir zaman büyük vaatlerde bulunmadı.
Ben de ondan büyük şeyler beklemedim.
Bir ev, birkaç kitap, geceleri açık bir pencere, kahvenin kokusu, eski bir şarkı ve zihnimi kimsenin işgal etmediği birkaç saat...
Belki mutluluk dediğimiz şey bundan ibarettir.
Fakat insan mutluluğu bile büyütüyor.
Onu ulaşılması gereken devasa bir hedef haline getiriyor.
Sonra da küçük güzelliklerin yanından geçip gidiyor.
Bir sabah güneş doğuyor.
Kimse şaşırmıyor.
Bir kuş pencerenin önünden geçiyor.
Kimse bakmıyor.
Bir insan seni gerçekten merak ediyor.
Sen onun değerini ancak kaybettikten sonra anlıyorsun.
Hayatın trajedisi belki de budur:
Sahip olduğumuz şeylerin kıymetini, artık sahip olmadığımız zaman anlamak.
Sonra geçmişi düşünüyoruz.
Eski sokakları.
Eski yüzleri.
Eski konuşmaları.
Bir zamanlar sıradan sandığımız o küçük anları...
Meğer hayatımızın en güzel zamanları, biz onları yaşarken sıradan sandığımız zamanlarmış.
Pesimizm, benim için dünyadan nefret etmek değildir.
Pesimizm, dünyanın kusurlarını romantik cümlelerle gizlemeyi reddetmektir.
İnsan kusurludur.
Toplum kusurludur.
Aşk kusurludur.
Dostluk kusurludur.
Adalet bile bazen insanların elinde kusurlu bir mekanizmaya dönüşür.
Bunu gördükçe insanın içindeki çocuk biraz daha susar.
Fakat yine de yaşamaya devam ederiz.
İşte insanın en büyük çelişkisi budur.
Her şeyin anlamsızlığını görürüz ama yine de sabah kalkarız.
Kalbimizin kırılacağını biliriz ama yine de severiz.
İnsanlara güvenmenin bedelini biliriz ama yine de bir gün birine güvenmeyi deneriz.
Hayatın geçici olduğunu biliriz ama sonsuza kadar yaşayacakmış gibi planlar yaparız.
Belki de bütün mesele budur.
İnsan, umutsuzluğun bilgisine rağmen yaşamayı sürdüren garip bir canlıdır.
Ben de sürdürüyorum.
Ama eskisi gibi değil.
Artık daha sessiz.
Daha mesafeli.
Daha az beklentili.
İnsanlardan değil, kendimden bile daha az şey bekliyorum.
Çünkü beklenti, hayal kırıklığının önceden hazırlanmış biçimidir.
Gecenin en sevdiğim tarafı, kimseyi ikna etmek zorunda bırakmamasıdır.
Gece senden başarılı olmanı istemez.
Güçlü görünmeni istemez.
Gülümsemeni istemez.
Kim olduğunu sormaz.
Sadece gelir.
Ve yanında oturur.
Belki bu yüzden geceleri severim.
Çünkü karanlık, insanın yüzündeki bütün maskeleri eşit derecede görünmez kılar.
Karanlıkta herkes biraz yalnızdır.
Herkes biraz kırık.
Herkes biraz geçmişine mahkûm.
Pencerenin önünde durup şehre baktığımda bunu düşünürüm.
Milyonlarca insan...
Her birinin içinde başka bir hikâye.
Başka bir korku.
Başka bir pişmanlık.
Başka bir yarım kalmışlık.
Ve biz birbirimizin yanından geçerken yalnızca yüzlerimizi görüyoruz.
Ruhlarımız birbirine değmeden geçiyor.
Belki insanlığın en büyük yalnızlığı budur:
Herkesin içinde kocaman bir evren varken, birbirimize yalnızca birkaç kelime sığdırabiliyoruz.
Ben artık bazı şeylerin düzelmesini beklemiyorum.
Bazı insanların değişmesini de.
Bazı kapıların yeniden açılmasını hiç.
Geçmişin kapısını çok uzun süre çaldım.
Açılmadı.
Sonra anladım:
Bazı kapılar açılmadığı için değil, arkasında artık kimse olmadığı için kapalıdır.
İnsan bazen bunu kabul etmek zorundadır.
Gitmiş olan gitmiştir.
Ölmüş olan ölmüştür.
Bitmiş olan bitmiştir.
Ve bazı hikâyeler güzel bir sonla değil, sessiz bir eksilmeyle tamamlanır.
Bunu kabullenmek acıtır.
Ama insan büyümeyi biraz da acının içinden öğrenir.
Sonra bir gece aynaya bakarsın.
Yüzünde yılların bıraktığı küçük izler vardır.
Gözlerinde eskisinden daha az ışık...
Ama garip bir sakinlik.
Çünkü artık kendine yalan söylemiyorsundur.
Ve insanın kendisine dürüst olması, bazen sahip olabileceği en büyük özgürlüktür.
Belki mutlu olmayacağım.
Belki hayat hiçbir zaman kafamda kurduğum o şiirsel güzelliğe ulaşmayacak.
Belki bazı insanlar beni yanlış anlayacak.
Bazıları hiç anlamayacak.
Bazıları ise beni tanıdığını sanacak.
Varsın olsun.
Ben artık herkesin beni anlamasını istemiyorum.
Bazı insanlar için anlaşılmamak da bir tür huzurdur.
Çünkü insan, herkesin zihninde kendisine ait başka bir versiyonun yaşadığını fark ettiğinde, başkalarının düşüncelerinden özgürleşmeye başlar.
Ben kimsenin zihnindeki adam değilim.
Ben kendi gecelerimin içinde yaşayan adamım.
Kendi suskunluklarımın.
Kendi hatalarımın.
Kendi yaralarımın.
Kendi düşüncelerimin.
Ve belki de bütün bu karanlığın.
Masamda soğumuş bir kahve duruyor.
Dışarıda gece biraz daha derinleşiyor.
Şehir uyuyor.
Ben hâlâ uyanığım.
Çünkü bazı geceler insanın uykusu gelmez.
Çünkü zihninde kapanmayan kapılar vardır.
Çünkü geçmiş, ara sıra gelip yatağın kenarına oturur.
Çünkü bazı isimler hâlâ insanın içinde yankılanır.
Çünkü bazı vedalar söylenmeden yaşanmıştır.
Ve çünkü insan, bazen yalnızca kendi varlığının ağırlığını taşımaktan yorulur.
Yine de sabah olacak.
Güneş doğacak.
Sokaklar yeniden kalabalıklaşacak.
İnsanlar işe gidecek.
Kahveler içilecek.
Telefonlar çalacak.
Birileri âşık olacak.
Birileri ayrılacak.
Birileri doğacak.
Birileri ölecek.
Ve hayat, benim bütün melankolime rağmen yoluna devam edecek.
Belki de hayatın en acımasız tarafı budur:
Senin dünyan yıkılırken dışarıda hiçbir şeyin durmaması.
Ama belki de teselli tam olarak burada saklıdır.
Çünkü hiçbir gece sonsuza kadar sürmez.
Her ne kadar sabaha inanmasam da...
Sabah yine gelir.
Ben de her zamanki gibi, biraz eksilmiş, biraz yorulmuş, biraz daha suskun...
Ama hâlâ ayakta.
Çünkü bazen yaşamak, umut etmek değildir.
Bazen yaşamak yalnızca bütün umutsuzluğa rağmen bir sonraki sabaha ulaşmaktır.
Ve ben...
Hâlâ bir sonraki sabaha yürüyorum.
Semih Aslanlar