Bazı geceler vardır; insan uyumak için değil, kendisinden biraz daha uzaklaşmak için gözlerini kapatır. Karanlık o zaman yalnızca odanın içinde değildir. Duvarlara sinmiş, tavana yükselmiş, insanın göğsünün içine kadar sokulmuştur. Saat ilerledikçe şehir susar ama insanın zihni susmaz. Çünkü gecenin en büyük laneti sessizlik değil, insanı kendi düşünceleriyle baş başa bırakmasıdır.
Ben geceleri severim.
Çünkü gündüz herkes birbirine yalan söyler.
Gündüzleri yüzler güler, eller sıkılır, kahveler içilir, planlar yapılır, gelecekten bahsedilir. İnsanlar birbirlerine iyi olduklarını anlatır. Oysa gece çöktüğünde bütün o sahte dekorlar yerinden sökülür. Makyaj akar, sesler azalır, kalabalıklar dağılır ve insan nihayet kendi hakikatiyle karşı karşıya kalır.
İşte o zaman anlaşılır:
Herkes biraz kırılmıştır.
Kimi bunu başarılarının arkasına saklar, kimi kalabalıkların içine gömer, kimi aşka sığınır, kimi paraya, kimi dine, kimi alkole, kimi de hiç durmadan konuşmaya...
Ben ise susmayı öğrendim.
Çünkü insan bazen konuşarak değil, sustuğu yerde tanır kendini.
Hayatın tuhaf bir yanı var. İnsan doğduğu gün kaybetmeye başlıyor. Önce çocukluğunu kaybediyor. Sonra saflığını. Sonra güvendiği insanları. Sonra bazı hayallerini. En sonunda da kendisini.
Ve bütün bunlara "büyümek" diyoruz.
Ne garip.
Belki de büyümek, insanın kendi cenazesine yıllar boyunca yavaş yavaş katılmasıdır.
Bir zamanlar sonsuz sandığımız şeylerin aslında ne kadar kısa olduğunu anladığımızda değişiyoruz. İlk ihanetten sonra insanlara aynı gözle bakamıyoruz. İlk büyük kayıptan sonra mutluluğun da bir son kullanma tarihi olduğunu öğreniyoruz. Birini gerçekten sevdiğimizde, sevginin her zaman kurtarıcı olmadığını görüyoruz.
Bazı insanlar hayatımıza bizi tamamlamak için değil, eksik bırakmayı öğretmek için giriyor.
Ve gidiyorlar.
Ardından kapıyı kapatıyoruz.
Ama bazı kapılar kapandıktan sonra bile içeriden açılmaya devam ediyor.
İnsan geçmişini geride bırakamıyor. Sadece onunla yaşamayı öğreniyor. Bazı anılar vardır; üzerinden yıllar geçse bile aynı yerinden kanar. Bir şarkı, eski bir koku, yarım kalmış bir cümle, gece yarısı gelen anlamsız bir sessizlik...
Ve birden geçmiş karşında belirir.
Ne kadar kaçarsan kaç, bazı hayaletler senden daha hızlıdır.
Ben artık insanlardan büyük beklentiler taşımıyorum.
Çünkü beklenti, hayal kırıklığının yalnızca gecikmiş hâlidir.
İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Kimi çıkarı kadar sadık, kimi korkusu kadar cesur, kimi yalnızlığı kadar merhametli, kimi de gücü kadar zalimdir.
Herkesin içinde başka bir hayvan uyuyor.
Kimi zincirlerini kırmış, kimi zincirlerini altınla kaplamış.
Kimi özgür olduğunu sanıyor.
Oysa çoğu insan, kendi kafesinin anahtarını boynunda taşıyor.
Ve kafesin kapısını açmaya korkuyor.
Çünkü özgürlük, sanıldığı kadar güzel bir şey değildir.
Özgürlük önce bütün bahaneleri elinden alır.
Sonra suçlayacak kimse bırakmaz.
İşte insanın en çok korktuğu yer burasıdır:
Kendisiyle baş başa kalmak.
Ben kendimden çok kaçtım.
Şehir şehir, insan insan, düşünce düşünce...
Sonra anladım ki kaçtığım şey dışarıda değilmiş.
Nereye gidersem gideyim, içimdeki karanlık benimle geliyormuş.
Bir gece aynaya uzun uzun baktım.
Karşımda yaşlanmış bir yüz değil, susturulmuş yıllar gördüm.
Gözlerimin altında uykusuz geceler, yüzümde verilmemiş kararlar, dudaklarımda söylenmemiş cümleler vardı.
O an anladım:
İnsan yüzünde yaşını değil, yaşadıklarını taşır.
Bazı insanlar genç görünür ama içleri mezarlık gibidir.
Bazıları ise yaşlanmıştır; fakat hâlâ içinde küçük bir çocuk, dünyanın güzel olabileceğine inanır.
Ben o çocuğu çoktan kaybettim sanıyordum.
Belki de yalnızca karanlıkta saklanıyormuş.
Fakat karanlık her zaman düşman değildir.
Bazen insanı kendisine götüren tek yoldur.
Işık her şeyi gösterir.
Karanlık ise neyin gerçekten orada olduğunu düşündürür.
Bu yüzden geceleri pencerenin önünde oturmayı severim. Şehrin ışıklarına bakarım. Binlerce pencere, binlerce hayat...
Bir evde kavga vardır.
Bir diğerinde biri ağlıyordur.
Bir başkasında iki insan birbirine sarılıyordur.
Bir başka pencerede yaşlı bir adam yalnız başına televizyon izliyordur.
Bir çocuk uyuyordur.
Bir kadın geleceği düşünüyordur.
Bir adam pişmanlığını sigarasının dumanına karıştırıyordur.
Ve bütün bu hayatlar birbirinden habersiz, aynı gecenin içinde akıp gidiyordur.
İnsanlık dediğimiz şey belki de budur:
Aynı karanlığın içinde birbirinden habersiz yürüyen milyarlarca yalnız insan.
Hepimiz bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz.
Ama nereye?
Sonunda hepimizin vardığı yer aynı.
Toprak, sessizlik ve unutuluş.
Bunu düşününce dünyanın bütün kibri komik geliyor.
Para, makam, şöhret, güzellik, güç...
Hepsi geçici.
İnsan mezara cebindeki parayla değil, ardında bıraktığı izlerle giriyor.
Fakat izlerin bile bir ömrü var.
Bir gün seni hatırlayan son insan da ölecek.
İşte gerçek unutuluş o zaman başlayacak.
Belki de insanın en büyük trajedisi ölmek değildir.
Hatırlanmadan önce yaşamış olmaktır.
Bu yüzden artık sonsuzluk istemiyorum.
Sonsuzluk fazla uzun.
Ben yalnızca birkaç gerçek an istiyorum.
Bir gecenin içinde söylenmiş dürüst bir cümle.
Gerçekten sevildiğini hissettiğin kısa bir an.
Kimseye kendini açıklamak zorunda kalmadığın bir sessizlik.
Bir fincan kahvenin soğumasını izlerken duyduğun huzur.
Pencereden içeri giren yağmur kokusu.
Eski bir şarkının açtığı yara.
Ve belki bir insan...
Yanında susabildiğin.
Çünkü gerçek yakınlık, birbirine anlatacak şeylerin bitmesinden sonra bile aynı odada kalabilmektir.
Ben artık büyük sözlere inanmıyorum.
Büyük sözler çoğu zaman küçük insanların sığınağıdır.
Bana davranışları göster.
Bana sessizliğini göster.
Bana zor zamanındaki yüzünü göster.
Çünkü insanın gerçek karakteri, hiçbir şey kazanamayacağı insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Gerisi dekor.
Ve hayat zaten yeterince dekorla dolu.
Ben dekoru sökmek istiyorum.
Geriye yalnızca çıplak gerçek kalsın.
Çirkinse çirkin.
Acıysa acı.
Yalnızlıksa yalnızlık.
Çünkü sahte bir mutluluktansa gerçek bir kederi tercih ederim.
En azından keder yalan söylemez.
Belki bu yüzden bohemim.
Belki bu yüzden karanlığa bu kadar yakınım.
Çünkü karanlık bana hiçbir zaman iyi olduğumu söylemedi.
Bana yalnızca olduğum kişiyi gösterdi.
Ve insan kendisini gördüğü zaman ya parçalanır ya da yeniden doğar.
Ben hangisini yaptım bilmiyorum.
Belki ikisini de.
Belki hâlâ parçalarımı gecelerin bir yerinde topluyorum.
Belki hâlâ eski bir masanın üzerinde yarım kalmış bir kahvenin yanında kendimi arıyorum.
Belki hâlâ sabaha kadar uyanık kalıp, dünyanın neden böyle olduğunu düşünüyorum.
Ama artık bir cevap beklemiyorum.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktur.
Bazı yaraların ilacı yoktur.
Bazı insanların dönüşü yoktur.
Bazı aşklar tamamlanmaz.
Bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez.
Ve bazı insanlar...
Yaşarken bile kendilerinin mezar taşına dönüşür.
Ben bunu kabullendim.
Hayatın güzelliğini de, çürümesini de aynı masaya oturttum.
Bir elimde kahve, diğer elimde geçmiş.
Penceremin dışında gece.
İçimde daha büyük bir gece.
Ve ben hâlâ buradayım.
Belki umutlu değilim.
Belki mutlu da değilim.
Ama hâlâ bakıyorum.
Hâlâ düşünüyorum.
Hâlâ yazıyorum.
Belki insanın hayata karşı verebileceği en sessiz savaş budur:
Bunca anlamsızlığın içinde kendi anlamını yaratmak.
Bunca karanlığın içinde küçük bir ışığı korumak.
Ve herkes giderken, kendini terk etmemek.
Çünkü sonunda insanın elinde ne şehir kalır, ne kalabalık, ne para, ne alkış.
Geriye yalnızca kendisi kalır.
Ve gece.
Her zamanki gibi gece...
Şehrin bütün ışıkları söndüğünde, bütün maskeler yere düştüğünde, bütün sesler sustuğunda insan kendi ruhunun kapısında durur.
Kapıyı açıp içeri girmek cesaret ister.
Ben o kapının önündeyim hâlâ.
Anahtar elimde.
İçerisi karanlık.
Ama artık korkmuyorum.
Çünkü bazı karanlıklar kaybolmak için değil,
kendini bulmak için girilir.
Semih Aslanlar