Dün aktardığım gibi, dünyada ilk bütçe uygulaması, 1215 yılında, İngiliz halkının, ‘bir dakika arkadaş, tamam kralsın ama bütçe de bizim bütçemiz, bizim verdiğimiz vergilerden oluşuyor, dolayısıyla bu parayı nereye harcıyorsun bilmek hakkımızdır’ talebi üzerine başladı.
Evet, İngilizler, vergi koyma, toplama ve harcama yetkisinin kral, hükümdar ya da yönetici olarak hangi sıfatı taşırsa taşısın tek bir kişiye bırakılmaması mücadelesi yaptılar ve kazandılar.
Ardından bu denetim hakkı pek çok ülkenin Anayasalarına girdi, hukukunun temel kurallarından biri haline geldi.
Bizde de, halkın haraç ödemekten vergi ödemeye geçişi, vergilerin nerelere harcandığını denetlemesi, bütçeye 'evet' veya 'hayır' diyebilmesi uygulaması yani bütçe hakkı, 1924 Anayasası ile verildi.
2018 yılı bütçesine kadar bütçeler hükümetler tarafından hazırlandı, halk adına Meclis denetimine tutuldu, Sayıştay tarafından da denetlendi.
Bütçe aynı zamanda güvenoyu niteliği taşıyor, bütçesi geçmeyen hükümet düşüyordu.
İşte bizim Başkanlık sistemini eleştirirken kullandığımız en önemli argümanlardan birisi de bütçe hakkıydı. Sizin ellerinizle tek bir kişinin emrine amade ettiğiniz, adeta bağışladığınız bütçe hakkınız yani…
Şimdi senin benimsediğin ve onay verdiğin sisteme göre sevgili kardeşim, şu an yapılan bütçe görüşmelerinin hiçbir fonksiyonu kalmadı.
Malumunuz bütçeyi seçilmişler değil, atanmışlar hazırlıyor, TBMM’ye geliyor, iş olsun babından üzerinde kavga ediliyor, hükümetin ve yandaşlarının el kaldırıp indirmesiyle kabul edilip geçiştiriliyor.
Ha, geçmese ne olacak?
Yeni sisteme göre Başkan, kendi kendine hazırladığı bir bütçe ile yoluna devam ediyor.
Artık Sayıştay da halk adına denetim yapsa bile karşılığı olmadığı için, kim nereye ne harcamış denetleyemiyoruz, hesap soramıyoruz.
Haliyle bu durum, halkın idareye olan güvenini azaltıyor, vergiye karşı tepkileri artıyor ve vergi bilinci olumsuz etkilendiği için vergi kayıp ve kaçağı da artıyor.
Dikkatinizi çekmiştir, eskiden vergi rekortmenleri göğsünü gere gere ortalığa çıkar ve bundan gurur duyardı. Şimdi pek çoğu adının açıklanmasını istemiyorsa, sebeplerinden bir tanesi de vergi denen kutsal olaya bakış açımızın değişmesidir.
Tabi bu devirde türedi zengin olduğu ve bunu gizleme ihtiyacı duyduğu için adının gizleyenler de var elbet.
Dolayısıyla tavsiye ederim, TBMM’yi takip edin, fırsatınız yoksa girin tutanaklardan okuyun.
Ufkunuz genişler, bakış açınız değişir, bir şeyler öğrenirsiniz fena mı?
Ama durumdan memnunsanız, boşa vakit kaybetmeyin, seyredin yandaş medyayı, onların oluşturduğu sahte cennetin keyfini sürün.
İzleyenlere de sabır öneriyorum çünkü kavga, gürültü, polemik, sataşma, gündemi ve konuyu saptırma gırla gidiyor. Küfürler, hakaretler havada uçuşuyor.
Ortamı geren elbette ki iktidar tarafı. Çünkü muhalefet, bütçe üzerinden iktidarı sıkıştırınca, çaresiz kalan iktidar tarafı da polemiklerden ve kavgalardan medet umuyor.
Bilgisi olmayanlar hakareti, dilini konuşturamayanlar da yumruklarını konuşturuyor maalesef…
Mevzu bütçe, nasıl oluşturuldu, nerelere harcandığı mevzu bu.
Muhalefet bunu konuştukça rahatsız olan iktidar hedefi saptırmak, gündemi değiştirmek için polemik yapıyor. CHP konuştukça, yapılan yanlışları yüzlerine vurunca iktidar tarafı İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yapılan operasyonları üzerinden laf atıyor.
Mevzu hükümetin bütçesi, İBB’nin değil elbet ama bu değil, o tartışılsın isteniyor. Ama ilginçtir her türlü tartışmada kabak yine iktidara patlıyor.
Efkan Ala “İstanbul Büyükşehir Belediyesinde geniş ve derin bir yolsuzluk ekosistemi kurulmuştur” sözleriyle kendini hakim yerine koyup masumiyet karinesini çiğneyince CHP’li Murat Emir kendisine unutulmaz bir hukuk dersi verdi.
Murat Emir, 15 Temmuz gecesi Gürcistan semalarında dolaşan uçak iddiasını hatırlatınca, Efkan Ala adeta çıldırıp, iddiadan ispattan bahsetti.
Murat Emir de topu doksana taktı;
“Masumiyet karinesinin ne olduğunu anladınız mı şimdi? İşte bu, işte bunu söylüyorum. Ben bilmeden somut delil olmadan hiç kimseye "Alçak, şerefsiz, FETÖ'cü!" demedim ama siz de ispatlayamayanlara "Alçak, şerefsiz!" dediniz ya burada, geleceksiniz, diyeceksiniz ki: "Ekrem İmamoğlu yargılanıp kesin hüküm giyene kadar masumdur, ona hırsız diyen alçaktır, şerefsizdir! Başkalarının onurunu, kendi onurun kadar saymıyorsan, o zaman konuşmayacaksın.”