Haklı çıkmak, ‘gördünüz mü ben demiştim’ demek karın doyurmuyor.
Şahsen haklı çıkmaktansa mutlu olmayı tercih edenlerdenim.
Mutlu olamadıktan sonra haklı çıkmanın hiçbir anlamı yok çünkü…
Maalesef, yine haklı çıktık.
'Devletler teröristle anlaşmaz. Anlaşmaya çalışmak teröristte özgüvene sebep olur. Teröristle pazarlık sonsuz ve arsız taleplerini artırır' diyenler haklı çıktı.
‘Bu fesih ya da barış değil, teslim olma süreci’ diyenler haklı çıktı.
Görüyorsunuz, sözde ‘terör bitsin’ sürecinin bir tarafı, şimdiden psikolojik terör unsurlarıyla saldırıya geçti.
Öbür tarafa da ‘yok canım, öyle demek istememişlerdir, dilleri sürçmüştür’ babından savunmak düştü.
Ne demek istediklerini anlamayacak kadar salak değiliz. Sizin o ‘dil sürçmesi’ dediğiniz de bizzat bilinçaltının dışa vurumu…
Bu güruhun bu devlete, bu millete, kurucu önderimize, kurucu değerlerimize düşmanlıkları bizim için sır değil.
Şu kısa sürede önce Lozan’a yani Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusuna saldırdılar.
Suriye’de ‘statü’ elde ettik, şimdi sıra Türkiye’de tehdidi savurdular.
Yıllardır terörle mücadele eden, bizim için silahlı kuvvetlerimizden bir farkı kalmayan kahraman korucularımızı “korucular silah bıraksın, sopa alsın çobanlık yapsın” sözleriyle aşağıladılar.
Bu laf sokma ve aşağılama sırası iktidara da gelecek elbet.
Nitekim şimdilik Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u hedef aldılar.
Eşbaşkanlarından biri Adalet Bakanını ‘zehirli dil’ kullanmakla suçladı.
Bakanın hem de Adalet Bakanı’nın açıklamaları süreçle çelişiyormuş ama kendileri parti olarak maksimum düzeyde pozitif bir dil kullanmaya çalışıyorlarmış.
Gördük pozitif dillerini…
Şu Lozan konusu çok önemli…
Bu öyle dil sürçmesi falan değil, öyle bölücü başı da rahatsız olmuş da falan diye hafife alınacak bir söyle hiç değil.
Her şeyden önce ilk kez gündeme gelmedi.
Ülkeyi yönetenlerin pek umurunda değildi ama kanlı örgütün son zamanlarda Lozan üzerinden harekete geçtiği biliniyordu.
Evet, çok önce hazırlıklara başladılar.
İlk olarak Cumhurbaşkanlığı’na başvurup “Kürtlere self determinasyon yani kendi kaderini tayin hakkı verilmesini” talep ettiler.
Yasal süre içinde cevap gelmeyince Ankara İdare Mahkemesi’ne dava açtılar.
Mahkeme, müracaatı “Anayasa’nın ilk dört maddesine aykırı olduğu” gerekçesi ile reddetti.
İç hukuk yolları tükenince de -ki onlarda öyle istiyorlardı- süreci Eylül 2024’te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne taşıdılar.
Artık 4 parçalı Kürdistan’ın çoktan kurulduğunu, Lozan Anlaşması’nın iptal edilerek Kürtlerin Türkiye’den ayrılması gerektiği” vurguladılar.
Bu iş çoktan bizi aştı artık uluslararası bir konu haline geldi.
Bizimkiler dün uyuyup bugün çiçekli böcekli mesajlarla bizi uyutmaya çalışırken, terör örgütü bize yüzyılın tuzağını kuruyordu.
Biz Lozan masasına o eşsiz galibiyet ve zaferimiz sayesinde oturmuştuk.
Bu arkadaşlar da bugün, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleyi kazanmış edasıyla Lozan’ı kaldırmaya çalışıyor, en azından dillendiriyorlar.
"Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı” ifadesiyle Atatürk’ü, Lozan Antlaşması’nı, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yok sayıyorlar.
Yetmiyor bir de bundan sonra olması gerekenleri sıralıyorlar; “iki milletli, iki dilli, iki yönetimli, fiilen bir federasyon” kurulmalıymış!
Şimdi, bunlar deli zırvası diyerek geçecek miyiz?
Ben o kadar rahat değilim çünkü bu ülkeyi çeyrek asırdır ‘Lozan’ı bize zafer diye yutturdular’ diyen bir zihniyet yönetiyor.
Dolayısıyla korkuyorum…