Bir iktidar değişimi ile zamanla ülkenin çözülemeyecek hiçbir sorunu yoktur.
Ekonomik yıkım mesela 3 yılda çözülür, o yıkımın altından 3 sene de kalkılır.
Ekonomik tahribat giderilir ama insan üzerindeki tahribat ve tahrifatın giderilmesi için uzun yıllar gerekir.
Ülkemizde maalesef insan bozuldu, insan…
Yok dindar nesil dediler, yok kindar nesil dediler, yok Asım’ın nesli dediler, 24yıllık iktidarın ardından ortaya çıka çıka bozulmuş insan manzaraları çıktı.
İktidar dindarlığı değil düpedüz münafıklığı hortlattı.
En son örneğini AKP’nin milletvekili transferinde gördük.
O neydi öyle ya! Koskoca adam bir anda şebeğe dönüştü, yıkama, yağlama gırla giderken münafıklık adeta zirve yaptı.
Samimi Müslüman, Allah’tan korkan bir dindar insan, o fotoğrafın hiçbir yerinde olmak istemez. İster gelen taraf olsun ister karşılayan, o manzaranın bir parçası olmak insanlık adına züldür yahu, utançtır ve bunu tasvip etmek iman zafiyetidir. Çünkü dinimize göre münafıklık kafirlikten beter suçtur, kusurdur.
Mukaddes dinimiz insanı üç tür olarak tarif eder mümin, kafir ve münafık…
Ve münafıklık ‘belam’ yani hayvandan aşağı bir varlık olarak işaretlenir.
Merhum Yaşar Nuri Öztürk ‘belam nedir bilir misiniz’ diye sormuş ve cevabını da kendisi vermişti; “Bilmememiz normal çünkü bunu, o cübbeli, takkeli, Ramazan zengini hocalarımız bu konulara pek değil hiç değinemezler.
Belam, Allah ile aldatanın önde gidenidir. Allah ile aldatanların şahıdır…
Ama siz ne cami vaazlarından ne de ilahiyat kürsülerinden yani günümüzün saray ulemalarından pek duyamazsınız.
Duyamazsınız çünkü, Kuran'da esaslı bir şekilde ele alınan bu karakter, tam da günümüzün saray mollası, zalimlerin, diktatörlerin sözde din alimi, sultana yaltaklanan din adamı karakterine tekabül ediyor da ondan.
Kalkıp kendilerini tarif edecek değiller ya…
Referansını dinden alan bir egemenin vazgeçilmezidir bu belamlar.
Diktatör, böylece meşruiyetini dinden alır, halkı ulu'l-emre itaat masallarıyla uyutan mollalardan beslenir.
Oysa ki, Allah’tan korkan din alimlerinin, iktidarlar ve otoriteler karşısında muhalif durması gerekir.
Egemene yönelik eleştiriler bir ülkede bunlardan gelmiyorsa, bunlar da egemenin borazanı haline gelmişse o ülkede ma'şeri vicdan ölmüş demektir.”
Doğrudur ve bunu en çok da Hz. Ömer kıssalarıyla oy toplayıp iktidara gelenlerin bilmesi gerekir.
O Ömer ki, münafıklığa ve yakalığa karşı tavizsizdi. Danışmanlarını dalkavuklardan değil, gerekirse kendini eleştirecek ve düzeltecek olanlardan seçerdi.
Bir gün hutbede cemaate şöyle seslendi:
“Ben haktan ayrılırsam, hata yaparsam ne yaparsınız?”
Cemaat içinden bir sahabe kalkarak cevap verdi:
“Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!”
Hz. Ömer de ellerini açarak; “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki ben gaflete düşersem, senin adaletinden ayrılırsam, beni kılıcıyla doğrultacak cemaate sahibim” diye şükretti.
Bu örnekleri günümüzün sözde İslam’ı referans alan siyasetçileriyle kıyaslayın lütfen!
Ben kıyasladım, bugünün siyasetçilerin yüceltmek için o şirk dolu sözler, eğer mesela Hz. Ömer’e söylenmiş olsaydı ne olurdu biliyor musunuz?
Ben söyleyeyim; İlah ya da peygamber yerine konulan Hz. Ömer önce bu sözleri söyleyen yalakaların kellesini alır sonra da ‘ben nerede hata yaptım’ diye kendini sorgulardı.
Şimdikiler alkışlıyorlar…
Neden?
Dünyaca ünlü Klinik psikolog Yvonne Poncet-Bonissol, sebebini şöyle izah ediyor;
“Kimi yöneticiler yalakalığa çanak tutarlar. Bunlar iktidarı severler, epey özseverdirler. Psikolojik olarak kaygılı insanlardır. Ve maiyetlerinden bu kaygılarını azaltmasını beklerler. Bu yüzden etraflarında dalkavukları toplarlar.”
Maalesef günümüz yöneticileri, çevrelerinde ve yakınlarında önlerinde el pençe divan duran, her dediğini koşulsuz şartsız yerine getiren, ona şirin gözükmek için her türlü numarayı yapan, ‘aman efendim ne güzel düşündünüz, bu ne dahiyane bir fikir’ diyen, kötü fikirlerine katılıp kötü şakalarına kahkahalarla gülenleri barındırmayı pek seviyorlar.