Bir kavramı sürekli tekrar ederseniz, gerçeği de onunla birlikte eğip bükersiniz. Türkiye’de yıllardır yapılan tam olarak bu: “Suça sürüklenen çocuk.”

15 yaşındaki bir çocuk, cebinden bıçağı çıkarıyor. Karşısındaki başka bir çocuğa, gözünü kırpmadan saplıyor. Ve o çocuk ölüyor.

Ama ne diyoruz?

“Suça sürüklenmiş.”

Hayır. Bu, suça sürüklenmek değil. Bu, suçun bizzat kendisi.

Ahmet Minguzzi.

Atlas Çağlayan.

Ve ismini sayamadığımız yüzlerce çocuk…

Hepsinin ardından aynı cümleler:

“Fail çocuk.”

“Islah edilmeli.”

“Topluma kazandırılmalı.”

Ya topraktan kazınan mezarlar? Ya adalet? Ya bir daha eve dönemeyecek çocuklar? Bir çocuğun bıçakla başka bir çocuğu öldürmesi, hâlâ “çocukluk” perdesiyle örtülüyorsa burada sadece bireysel bir suçtan bahsedemeyiz.

Kimse yanlış anlamasın: Çocukların korunması elbette şart. Ama katili koruyarak masumu koruyamazsınız.

Bir çocuğun yaşı küçük olabilir;

ama öldürme fiili küçük değildir.

Bıçağın yaşı yoktur.

Ölümün yaşı hiç yoktur.

Bugün bu kavramlarla kendimizi kandırıyoruz.

“Henüz aklı ermemişti” diyoruz. Ama o çocuk, bıçağı nereye saplayacağını biliyordu. Kaçacağını biliyordu. Susacağını biliyordu.

Demek ki bazı şeyleri de çok iyi biliyordu.

“Suça sürüklenen çocuk…”

Hayır.

Suça sürüklenen çocukları değil, suçu normalleştiren dili tartışmak zorundayız.