Cumhuriyetimizin 100. yılına girmemiz ben de sevinç, gurur ve heyecan yerine tedirginlik yaratmıştı,

Yazmıştım da bazılarının pek hoşuna gitmemiş, eleştiri almıştım.

“Kimi zekâ özürlülerine göre bu, sözde elimizi kolumuzu bağlayan, madenlerimizi çıkarmamamızı bile engelleyen Lozan belasından ve bize vurulan prangadan kurtulacağız, şahlanacağız anlamına geliyor. Benim içinse olayın 100.yılı bir korku ve endişe meselesi…

Çünkü 100 yıl sonraki halimiz de içinde bulunduğumuz durum da bu korku ve endişelerimi körüklüyor” demiştim,

En önemli endişe kaynağım İngiltere’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne 100 yıl ömür biçmesi ve 100 yıl sonra görüşeceğiz anlamına gelen tehditkâr politikalarıydı.

Bir de başımızdaki siyasal İslamcı ve İhvancı, ümmetçi, cumhuriyet ve bütün değerleriyle kavgalı iktidar...

Ve bu iktidarın özellikle ‘ister beğenin ister beğenmeyin 100.yılda yeni bir devlet kuruyoruz’ sözleri ve bunun yanında 100 yıllık Cumhuriyeti bir reklam arası olarak görmeleri…

Ve ardından MHP Lideri Bahçeli’nin, yeniden cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ı kutladığı konuşmasında geçen “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez" cümlesi.

Sonra TBMM açılır açılmaz, DEM’lilerle kucaklaşması ve bebek katiline çağrısı…

Ve Erdoğan’ın merakla beklenen son konuşması ki ben de “İster “tarihi konuşma deyin ister demeyin; bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin altına ustaca konulan bombanın pimi çekildi!.. “Allah Allah” nidaları eşliğinde Allah ile kandırılarak yeni Osmanlı’ya doğru dolu dizgin gidiyoruz! Hayırlara vesile olur İnşallah!..” diyen Ahmet Takan gibi düşünenlerdenim.

Evet, bence de bombanın pimi çekildi…

Bakıyorum da yine Osmanlıcılık oynamaya başladık.

İçimizden birileri elbet buna seviniyor ama sevinen başkaları da var.

Şurası muhakkak ki ABD ve Batı emperyalizmi Osmanlı’nın yıkılışından, saltanatı ve hilafeti kaldırmamızdan, cumhuriyeti kurmamızdan, ümmetçilikten vazgeçip ‘ulus devlet’ oluşumuzdan, üniter yapımızdan ve güçler ayrımına dayalı parlamenter sistemimizden hiç memnun olmamışlardı.

İngiltere mesela, “Halifenin dünyevi gücünün İngiltere’den başka herhangi bir devletin denetimine geçmesine izin vermemek İngiltere’nin başlıca politikası olmalıdır” diyordu.

İngiliz emperyalizmi, bir meclisi değil, bir adamı (sultan-halifeyi) kontrol edip kullanmanın daha kolay olduğunu çok iyi biliyordu ki İstanbul’u işgal ettiklerinde teslimiyetçi ve işbirlikçi o tek adama, sultan-halifeye dokunmayıp aksine korumaya aldılar.

Buna karşın Osmanlı Mebusan Meclisi’ni bastılar, bazı milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürdüler. Padişahın, meclisi kapatıp “milli iradeye” son vermesine zemin hazırladılar.

Emperyalistlerin bu saltanat ve hilafet sevdası Sevr Antlaşması’na da yansıdı.

Buna göre İtilaf Devletleri, Osmanlı Saray Hükümetinin ve padişahın İstanbul’daki haklarına ve sıfatlarına dokunmayacaktı. “Majeste Padişah” İstanbul’da oturmak ve İstanbul’u başkent tutmak özgürlüğüne sahipti.

Yeter ki halife-sultan, emperyalizmin kuklası haline gelsin, kukla halife-sultan Müttefik Devletlerin hizmetinde bir halife olarak İslam dünyasının Batılılar tarafından yönetilmesine yardımcı olsun.

Halife-Sultan Vahdettin de İngilizlerle “Halifelik pazarlığı” yapmış; 25 Mart 1922’de Sadrazam Tevfik Paşa eliyle İngilizlere sunduğu bir gizli projede, Boğazlar bölgesini İngiltere’ye bırakmayı, buna karşı İngiltere’nin, “Hilafetin koruyucusu ve ortağı olduğunu” İslam dünyasına açıklamasını istemişti.

Kurtuluş Savaşı kazanılıp hilafet ve saltanat kaldırılınca da rahat durmadılar.

Görüldüğü gibi İngiliz yetkililer, halifeliğin kaldırılmasını değil, halifeye siyasi barınak vererek onu kontrol edip kullanmayı düşündükleri için İngilizler işin peşini bırakmıyor “Fırsattan yararlanarak padişaha Kıbrıs’ta siyasi barınak önermek veya ona görevinden istifa etmemesini telkin ederek İslam ülkelerinin gözünde saygınlığımızı yükseltme olanağını incelemekte yarar olabilir. Halifenin, İngiltere tarafından Türkiye’deki ulusçulara ve cumhuriyetçilere karşı korunması Hindistan ve öteki İslam ülkelerinde pek etkili olabilir” planları kuruyorlardı.

Kimisi ‘teklifi kabul etmedi, oyunu bozdu’ diye Vahdettin güzellemesi yapıyor ama yalan çünkü İngilizlere sığınan Vahdettin Hicaz’a gittiğinde Araplar kendisini halife olarak tanımadılar. İngiltere de artık hiçbir işe yaramayacağını gördüğü Vahdettin’i İtalya San Remo’ya postalayıp halife olmak isteyen Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’le ilgilenmeye başladı.

Hasılı İngilizlerin bu halife ve hilafet sevdası bitmedi, bitmeyecek ve öyle anlaşılıyor ki yeni kuklalarla bu projesini gerçekleştirmek için her türlü vasatı ve imkanı kullanacaktır.

Bombanın piminin çekildiği bu günlerde içimizden birilerinin yine hilafet güzellemesi yapmaya başlamaları hiç de tesadüf değildir.