Bir zamanlar insanlar “biraz çalışırsam ev alırım, araba alırım” derdi. Şimdi o hayal, sadece miras kalmış bir arsası olanlara nasip. O da varsa... Çünkü artık ev almak değil, ev kiralamak bile çok güç. Gençler “bir oda, bir mutfak” diye değil, “bir umudum olsun” diye dua ediyor.
Hangi kavşakta yanlış sapağa girdik de bugün cebimizdeki para, sadece markete kadar dayanıyor? 15-20 sene önce 200 lirayla altın alırdık, şimdi aynı parayla dört tane çikolata alıyoruz. Her hafta etiketler değişiyor, maaşlar yerinde sayıyor. Artık hayat planı yapmak falan yok, tek hedef günü bitirebilmek.
Kim suçlu?
Sadece koltukta oturanlar mı? Hayır. Biraz da o koltuğa alkış tutan, “bu sefer düzelir” diye her seferinde aynı hatayı yapan biziz. Ekonomi çökerken bile, sanki bir mucize bekliyormuşuz gibi elimizi cebimize atıp oy pusulasına mühür basıyoruz. Sonra yine aynı sahne: zam, zam, zam… ve bir “sabredin” nutku. “Altın yükseldi, dolar uçtu, gıda zamlandı, ama enflasyon düşüyor” diyorlar. Peki biz neden düşmüyoruz? Neden cüzdanımızda para yerine fiş biriktiriyoruz? Markete gidip yarım kilo peynir alırken hesap yapar hale geldik. İnsan “ben ne ara bu kadar fakirleştim” diye düşünmeden edemiyor.
Hatırlayın, bir zamanlar bir öğretmen maaşıyla araba alınabiliyordu. Bugün aynı öğretmen, dolmuş parasını hesaplarken iki kez düşünmek zorunda. Emekli desen, ay sonunu değil haftayı çıkaramıyor. Ama ekranlarda hâlâ “her şey yolunda” deniyor. Hangi yol bu, merak ediyorum. Çünkü halkın yürüdüğü yol çukurlarla dolu.
Bizim hatamız, her seferinde aynı kişilere aynı görevi verip farklı bir sonuç beklemek.