Bazı geceler vardır; insan, kendi kalbinin duvarlarına çarpan yankıyı bile yabancı sanır. Sanki göğsünün içinde atan şey bir hayat değil de, eski bir mahkemenin kapanmayan kapısıdır. Her açılışında bir hatıra içeri girer, her kapanışında bir umut dışarı atılır. İşte ben, böyle gecelerin çocuğuyum. Karanlığı sevmekten değil; onun, insanın yüzündeki bütün boyaları silip geriye hakikatin çıplak kemiğini bırakmasından yanayım.

Çünkü dünya, kendine “hayat” diyen büyük bir gürültüdür çoğu zaman. İnsanlar konuşur ama azı hakikati söyler. Gülerler ama çoğu sevinçten değil, çöküşlerini saklamak içindir. Sarılırlar ama bir kısmı sevgiden değil, yalnız düşmemek için başkasının omzunu kullanır. Ben bu çağın en büyük felaketini savaşlarda, yıkımlarda, yoksullukta değil; kalbin yavaş yavaş alıştığı sahtelikte görüyorum. Bir insanın felaketi, bir kurşunla değil, hakikate karşı duyduğu utancın ölmesiyle başlar.

O yüzden ben, yeryüzünün cilalı yalanlarına değil, çatlamış aynalarına baktım. Çünkü kusur, hakikate makyajdan daha yakındır. Kırık bir yüz, sahte bir gülüşten daha dürüsttür. Yorgun bir ruh, rol yapan bir bedenden daha kıymetlidir. Ve insan dediğin şey, en çok da çöktüğü yerde belli eder kim olduğunu. Zira güç, ayaktayken değil; düşerken neye tutunduğunda anlaşılır.

Ben gördüm: bazıları karanlığa söver ama ilk fırsatta kendisi gölge olur. Bazıları adaleti kutsar ama menfaati bozulduğunda teraziyi kendi eliyle eğer. Bazıları ahlaktan bahseder ama ruhu, ilk rüzgârda savrulan bir kül kadar hafiftir. Bu yüzden ben, söze değil özün terine bakarım. İnsan dediğin, dilinin değil, vicdanının çocuğudur.

Yine de bütün bu çürümenin içinde insanı ayakta tutan görünmez bir damar vardır: mana. Eğer insanın içinde mana kalmışsa, dünya henüz tamamen kaybedilmemiştir. Bir çocuğun gözündeki hayret, bir annenin sessiz duası, bir babanın içine gömdüğü yorgunluk, bir dostun vakitsiz gelen omzu… Bunlar, kıyameti geciktiren küçük mucizelerdir. Ve bazen bir tek içten bakış, bin öğüdün yapamadığını yapar: insana hâlâ insan olduğunu hatırlatır.

Benim inandığım hakikat şudur: insan, kendisini alkışlayan kalabalıklarla değil; gecenin en sessiz anında kendi içine bakabildiği kadar büyüktür. Eğer aynaya baktığında gözlerini kaçırmıyorsa, hâlâ kurtulma ihtimali vardır. Eğer vicdanı susmamışsa, dünya henüz tamamen kirlenmemiştir. Eğer bir yaraya bakınca kalbi sızlıyorsa, karanlık henüz tam zafere ulaşmamıştır.

Bu yüzden ben umudu, ne parlak cümlelerde ararım ne de vaatlerde. Ben umudu, yanmış bir ruhun küllerinden doğrulmasında ararım. Çünkü gerçek umut, hiç düşmemiş olanların süsü değil; defalarca yıkılıp yine de taş gibi susarak ayağa kalkanların mührüdür.

Ey hayat, sen bana çiçekli yollar vermedin. Sen beni dikenle, kayıpla, suskunlukla ve kırılmış beklentilerle yoğurdun. Ama bil ki insan dediğin şey, bazen en çok yarasından doğar. Ve ben, yara izlerini utanç değil, şahadet sayanlardanım.

Çünkü bazı kalpler vardır: ölmez, yalnızca derinleşir.

Ve bazı insanlar vardır: kaybolmaz, yalnızca dünyanın gürültüsünden çekilip kendi hakikatinin mağarasına iner.

Ben o mağarada şunu öğrendim: İnsan, her şeyini kaybetse de bir şeyi koruyabiliyorsa hâlâ bitmemiştir. O şeyin adı bazen onurdur, bazen sabır, bazen suskunluk, bazen de yalnızca içinden gelen şu cümledir:

“Ben, karanlığa benzemedim.”

Semih Aslanlar