Neredeyim? Bilmiyorum. Olmayan bir gezegenin, bilinmeyen şehrinin, var olmayan sokağında bir yerde olduğumu düşünüyorum. Bilinmeyen yerlere gitmeyi sevmeyen biri olarak buraya nasıl geldiğim hakkında da en ufak bir fikrim yok. Her şey bir anda gelişti. Gözümü açtığımda kendimi burada buldum. Yaşadığım yerden tamamen farklı bir yer burası. Normal yaşantımda bana sorsalardı asla kabuğumdan çıkıp böyle bir yolculukla varacağım bir yer değil burası. Artık gelmiş bulundum. Kendimi toparlayıp buranın yetkilisi kim ise onunla konuşma vaktim geldi.

   Buranın sahibini bulmak için dere tepe düz gittim, arama esnasında gezegenin çeşitli bölgelerini, huyunu suyunu az da olsa keşfetme şansım oldu. Bu kısa tanıma aşaması bile beni heyecanlandırmadı desem yalan olur. Daha önce gezdiğim ve gittiğim gezegenlerden çok farklıydı burası. Genelde çorak, kızgın yanardağlardan oluşan, ufakta olsa bazı bölgelerinde çiçekler açan, kimi zaman sinirli kimi zaman ise sevecen birçok gezegende bulundum. Burayı farklı kılan ise sadece coğrafik özellikleri değildi. Kendimi buranın bir üyesi, vatandaşı, canlısı gibi hissetmemdi. Kısacası bir aidiyet hissi oluşturmuştu bende.

   Gezegenin sahibi ile buluştuk. Çok etkilenmiştim. Belki de etkilendiğim için farkında olmadan bir gece vakti ondan da habersiz bir şekilde buralara gelmiştim. Bir daha başka gezegenleri keşfetmek istemeyen benim bile bundan haberim olmadan. Ama içimdeki sevgiyi ve merakı yenememiştim ve işte buradaydım, tam onun karşısında. Güler yüzle karşıladı beni. Bir olumsuzluk hissetmedim. Açıkçası direkt kendimi de teslim etmedim ama her şey yolunda gidiyordu. Bana kendinden bahsetti. Aldığı yaralardan yani yeryüzüne düşen göktaşlarından, sinirli durumlarından. Bitmek bilmeyen yanardağlarından. Önce kötü özelliklerinden başlamıştı ki çoğu gezegen sahibi bunu yapmazdı. İlk konuşmalarda genelde herkes çiçeklerini, akarsularını, içlerinde az da olsa kalmış olan mutluluğu ve umudu gösterirlerdi. Bu ise tam tersini yaptı. Bu bende tamamen samimiyet duygusu uyandırdı. Daha sonrasında ise, mutlu yönlerini gösterdi. Güneş’in doğuşunu yani umutlarını, gezegeninin çeşitli yerlerinde açmış çiçekleri, yeşillikleri ve sessizlikleri gösterdi. Kalbi birçok kez yaralanmış ama hiçbir zaman umudunu kesmemişti. Belki de o gezegenine yakışan ve hayalini kurduğu kişi bendim.

   O konuştu, anlattı ve en sonunda sıra bana geldi. Kendimi bir iş görüşmesinin en kritik sorusu ile karşı karşıya kaldığım anda gibi hissettim. Böyle hissetmemeliydim. O, bana nasıl açıksa ben de ona açık olmalıydım. Söze nasıl başlayacağımı bilemedim. Sanki ilk söyleyeceklerim, son söyleyeceğim konulardan daha etkili olacak gibiydi. Bir gezgin olmadığımı sürekli kalıcı olmak istediğimi anlatmalıydım ve bunun mesajını net bir şekilde vermeliydim. Yutkunduktan sonra sözlerime başladım.

‘’Seni ararken görebildiğim kadar gezegenini gezdim. Açık olmam gerekirse burası daha önce gördüğüm gezegenlerden farklı hissettirdi bana kendimi. Bu duygu hoşuma gitti. Çok soru sorup seni sorguya çekiyormuş gibi bir duruma düşmek istemem ama benim için çok önemli olduğuna inandığım birkaç soruyu da sormak zorundayım. Senin gezegeninde hava nasıldır? Yaşanabilir mi kalbinin şehirlerinde? Peki, deniz var mıdır gözlerinin maviliğinde? Çöller büyük ve kurak mıdır tenin rengi gibi? Bir de sevgi var mıdır bana da verebileceğin ve benim de bu gezegene o sevgi uğruna yerleşebileceğim?’’