Görünmez ağlarla kuşatıldık. Üstelik bu kuşatma ne gürültülü ne de fark edilmesi kolay. Sessiz, akıllı ve çoğu zaman “bizim iyiliğimiz için” çalıştığını iddia eden bir sistemin içindeyiz.
21. Yüzyıl dijital çağı… Bilgiye ulaşmak, sevdiklerimizle iletişim kurmak, dünya gündemini takip etmek, alışveriş yapmak ve hatta yemek sipariş etmek artık tek tıkla mümkün. Teknoloji hayatımızı tartışmasız şekilde kolaylaştırdı.
Ancak asıl soru şu: Bu kolaylık, beraberinde görünmeyen bir yönlendirmeyi de mi getirdi?
Günlük hayatımıza bakalım. Bir arkadaşımızla bir konu konuşuyoruz; kısa süre sonra o konuya dair içerikler karşımıza çıkıyor.
Bir ürün arıyoruz; günlerce benzerleri peşimizi bırakmıyor.
Sosyal medyada bir başlığı inceliyoruz; algoritma o başlığı bir “gerçeklik balonuna” dönüştürüp önümüze yüzlerce içerik olarak sunuyor.
Bu durum tesadüf değil. Çünkü dijital sistemler artık sadece neyi sevdiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü de analiz ediyor. Daha da ötesi, neyi sevebileceğimizi ve nasıl düşünmemiz gerektiğini öngörüp bize sunuyor.
İbrahim Kalın’ın yıllar önce yaptığı uyarı bugün daha da anlamlı:
“Bugün mesele bilgiye ulaşmak değil; doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek bir muhakeme geliştirmektir.”
İşte tam bu noktada “filtre balonu” dediğimiz gerçeklik ortaya çıkıyor. Kendi görüşlerimizi doğrulayan içeriklerle çevriliyor, farklı düşüncelerden giderek uzaklaşıyoruz.
Böylece fark etmeden düşünce dünyamız daralıyor.
Yine İbrahim Kalın’ın şu tespiti de bu durumu çarpıcı şekilde özetliyor:
“Bilmenin yanına muhakemeyi, bilginin yanına hikmeti koymak zorundayız. Çağımızın en büyük yanılgılarından bir tanesi ‘bilgi çağı’ diye ifade ettiğimiz şeyin aslında bir enformasyon, malumat çağı olduğu.”
Gerçekten de bugün bilgiye boğulmuş durumdayız; ancak derinlikten, sorgulamadan ve hikmetten giderek uzaklaşıyoruz. Çünkü bilgi artık bize ham haliyle ulaşmıyor. Filtreleniyor, sıralanıyor, önceliklendiriliyor—kısacası şekillendiriliyor.
Peki biz bu sistemin neresindeyiz?
Özgür kullanıcılar mı, yoksa yönlendirilen tüketiciler mi?
Bu sorunun en kritik boyutu ise çocuklar ve gençler. Çünkü onlar bu dünyanın içine doğuyor. Henüz eleştirel düşünme becerileri tam gelişmemişken, karşılarına çıkan içerikleri gerçeklik olarak kabul edebiliyorlar.
Nitekim SETA’da Cenay Babaoğlu’nun kaleme aldığı “Sosyal Medyada Çocukluk ve Yasal Sınırlar” başlıklı yazıda TÜİK'in 2024 Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması'na yer verilmiş.
Buna göre Türkiye'de çocukların internet kullanımına bağlı riskleri oldukça yüksektir.
6-15 yaş grubunda internet kullanım oranı yüzde 91,3'tür. Çocukların yüzde 42'si hafta içi iki saatten fazla internette vakit geçirmektedir. Sosyal medya kullanan çocukların oranı yüzde 66,1'dir (6-10 yaş yüzde 53,5, 11-15 yaş yüzde 79,0). En popüler platform yüzde 96,3 ile YouTube olup, bunu Instagram, TikTok ve Snapchat izlemektedir.
Bu veriler bize şunu açıkça gösteriyor: Çocuklar yalnızca dijital dünyada vakit geçirmiyor; aynı zamanda algoritmaların en yoğun etkisi altında büyüyor.
Amerikalı düşünür Neil Postman’ın şu sözü adeta bugünü anlatıyor:
“İnsanlar doğru bilgiye ulaşamadığı için değil, yanlış bilgiyi ayırt edemediği için kaybeder.”
Tam da bu yüzden dijital okuryazarlık artık bir tercih değil, zorunluluk. Sadece teknolojiyi kullanmayı bilmek yetmiyor; onu anlamak, sorgulamak ve gerektiğinde karşı durabilmek gerekiyor.
Burada sorumluluk yalnızca bireylerde değil.
Aileler, çocuklarının sadece ne izlediğini değil, nasıl yönlendirildiğini de anlamalı.
Eğitim kurumları, dijital okuryazarlığı temel bir beceri olarak öğretmeli.
Yerel yönetimler, toplumun her kesimine ulaşacak bilinçlendirme programları geliştirmeli.
Sivil toplum kuruluşları ise bu sürecin en aktif taşıyıcılarından biri olmalı.
Akademi bu konuda stratejiler ortaya koymalı.
Akademisyenler bilimsel çalışmalarla çarpıcı gerçekleri gözle önüne sermeli.
Çünkü dijital dünya artık fiziksel hayatın alternatifi değil; onun ayrılmaz bir parçası.
Eğer bugün bu sınırı çizemezsek, yarın özgür olduğumuzu zanneden ama aslında yönlendirilmeden karar veremeyen bireylerden oluşan bir toplumla karşı karşıya kalabiliriz.
Asıl mesele şu:
Kararlarımız gerçekten bize mi ait, yoksa bize sunulan seçenekler arasından mı “seçiyoruz”?
Cevap hâlâ bizim elimizde.
Ama zaman daralıyor.