Eskiden şu yok muydu, bu yok muydu bilemem ama ‘adalet’ vardı.

O adaletin varlığına ben de bizzat şahit oldum. ‘Eğitimin kaç yıl süreceğine omzu kalabalıklar şerefsizler mi karar verecek’ demek suretiyle 28 Şubat’ın en azgın günlerinde üstelik, devrin muktedirlerine hakaret etmekten yargılandım. Bu süreçte sabah operasyonuyla evim basılmadı. Bu baskın özellikle Cuma gününe denk getirilerek pazartesiye kadar nezarethanede kalmam sağlanmadı.

Emniyetten aradılar, saatini kendim belirleyerek gittim ifadem alındı. İfademi okuyan savcı, öyle polis nezaretinde falan değil, adliyeye davet ederek ifademi aldı.

Evet, dava açtı ama delil karatma cart curt bahanesiyle tutuklu yargılanmama karar vermedi. Dava sürecinde de polis nezaretinde götürme uygulaması olmadı.

Dava süreci 4 ay içerisinde dört celse ile sonuçlandı. Mahkeme, yaptığım konuşmayı dinleyen ve sözlerimi not alan jandarmanın iddiasını ispatlayamaması üzerine beraatle sonuçlandı.

Şimdi düşünün. Bugün, bırakın en tepeyi, iktidar partisinin en alt seviyesindeki birine hakaret etsem, halim nice olurdu? Siz cevabı biliyorsunuz.

Gelelim asıl örneğimize…

Dönemin İBB Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek ve bu teşekkülü yönetmek, Nitelikli zimmet, Devlet alım ve satımlarında çıkar sağlamak, Rüşvet almak, Görevde yetkiyi kötüye kullanmak, Artırma ve eksiltmeye hile karıştırmaktan hakkında soruşturma ve ardından dava açılıyor.

İddianame kapı gibi! Suçlamaların hiç birisi çeşitli suçlara bulaşmış, ya da kin ve gareze dayalı gizli ya da açık tanık suçlamalarına dayanmıyor, hepsi belgeler üzerinden tespitli…

Dün aktardığım gibi Ertuğrul Özkök’ün tespitleriyle; Somut deliller üzerinden yargılanıyor.

Sabah erkenden evine baskın yapılmıyor. Evinin önüne çok sayıda polis ve polis aracı yollanarak eşinin ve çocuklarının önünden alınmıyor.

Dört gün gözetim altında tutulmuyor. Tutuklanmıyor. Diploması iptal edilmiyor.

Davası normal olarak görülüyor. Hakkındaki suçlamaların bir kısmından beraat ediyor, bir kısmı da o meşhur Rahşan Affı ile kapatılıyor.

İşte, adalet odur ki, bütün bu suçlamalarla yargılandığı zaman birilerinin ‘artık muhtar bile olamaz’ dediği adamı yıllar sonra karşımıza cumhurbaşkanı olarak çıkarır.

İşte laik, demokratik hukuk devleti budur ve işte cumhuriyetin bize kazandırdıkları da…

Şimdi bu yaşananlar ile günümüzde Erdoğan’ın halefi İmamoğlu’na yaşatılanları göz önüne alarak kendinize şu soruyu sorun; Adalet bu mu? Bizim adalet sistemimize ne oldu?

Cevabını yine yandaş Ertuğrul Özkök veriyor ve uyarıyor;

“Allah aşkına yukarıda yazdığım suçlama tablosuna bir bakın.

Neyle açıklayacaksınız İmamoğlu’nunkinden çok daha somut, öyle herkesin gülüp geçtiği, kim olduğu belirsiz gizli tanıklara değil; Cumhuriyet Başsavcısının resmi belgeler üzerinden yaptığı suçlamaları tutuksuz yargılayıp, daha şimdiden çökmüş bir davayı süresi seçime kadar gidebilecek insafsız bir cezaya çevirme hazırlığınızda oluşunuzu?

Bu bal gibi bir siyasi davadır

Çıkın artık dürüstçe itiraf edin.

Bu sapına kadar siyasi bir davadır.

Türk halkı da dünya kamuoyu da bunun bal gibi siyasi bir karar olduğunu biliyor.

Bilin ki bu kararla Türk yargısının itibarına çok ama çok ağır bir darbe vuruldu.

Bu yarayı sarmak çok uzun zaman alacak ve Türkiye’nin hem sosyal yapısına hem de itibarına tahmininizin ötesinde büyük zarar verecek.

Bu dava bir gün Yassıada ile aynı hizaya yazılabilir

Ve yine bilelim ki, yanlışlıklar düzeltilmediği taktirde bu davanın Türk siyaset ve adalet tarihindeki yeri Yassıada Mahkemeleri kadar farklı olmayacak.

"İkisi arasında ne fark var?" derseniz cevabı da şudur:

Bir tek “bebek ve don davası…”

Ve son bir hatırlatma...

Yassıada’da yargılanıp idam edilen o insanlar, bugün İstanbul’un en mutena yerlerinden birindeki anıt mezarlarında yatıyor.

Her yıl törenlerle anılıyor.”