Sakarya’da termometre 42 dereceyi gösteriyor. Asfalt yanıyor. Beton duvarlar sıcağı kusuyor. Araçların motoru bile buhar salıyor. Sokaklarda nefes almak bile ağır. Ama bu cehennem sıcağında öyle bir manzara var ki, insanın içini sadece acıyla değil, öfkeyle de yakıyor.
Bir kadın, kucağında yeni doğmuş bir bebekle kırmızı ışıkta bekleyen araçların arasında dolaşıyor. Ya mendil satıyor ya da el açıyor. O bebeğin suratındaki kızarıklık, alnındaki ter, gözündeki donukluk… işte insanlığın iflası orada yatıyor.
Kimse kusura bakmasın ama bu bir yoksulluk hikâyesi değil. Bu, yoksulluğun istismar aracı hâline getirildiği bir vicdan yıkımıdır. Yeni doğmuş bir bebeği sıcakta dilendirmek ne çaresizliktir ne de kader; bu düpedüz çocuk işçiliğidir, ihmaldir, istismardır.
Sormak lazım:
O bebek neden orada?
O kadına bu bebekle sokakta gezip para dilenmeyi kim öğretti?
O bebeğin yüzü neden güneşten kavruluyor?
Aile ve Sosyal Hizmetler nerede?
Bu sadece bir kadın meselesi değil. Bu, bir çocuğun yaşam hakkının ayaklar altına alınmasıdır. Bu bir çürümüşlük resmidir. Bazı çevreler, “Aman dokunmayın, bu insanlar zaten mağdur” diyor. Ama kimse o bebeğin mağduriyetinden bahsetmiyor. Kimsenin, hiçbir annenin, hiçbir yetişkinin, bir bebeği bu sıcakta, bu araç egzozlarının ortasında, insanların vicdanına sus payı bırakmak için sokakta kullanmaya hakkı yok. Bu çocuğu kucağına alıp mendil satmak, dilenmek… Bu bir tercih değilse, organize bir istismar düzeninin parçasıdır.
Ve en korkuncu ne biliyor musunuz? Bu manzara sıradanlaştı. Artık her ışıkta gördüğümüz çocuk, bizim gözümüzde “alışılagelmiş” bir sima. Oysa o çocuk her saniye biraz daha ölüyor. Her geçen gün, bu toplum biraz daha vicdanını yitiriyor. Bugün Sakarya sokaklarında susuzluktan dili damağı kurumuş bir bebek var. Üstü örtülmemiş, güneşin altında kavrulan, terden sırılsıklam olmuş o minik beden; bizim insanlık sınavımızın ortasında sessizce çırpınıyor.