Devlet, aslında soyut bir varlık değildir; o, somut insanların ellerinde şekillenir. Kalem tutan bir memurun parmağında, imza atan bir müdürün masasında, karar veren bir hâkimin zihninde ete kemiğe bürünür. Fakat işte tam da burada, insanın içindeki zaaf ile devletin bekası arasında derin bir çelişki başlar.
Kurumların kapısına “adalet”, “emniyet”, “hizmet” diye tabelalar asılır; fakat o kapıların ardında çoğu kez güç, hırs ve çıkarın kurduğu görünmez bir imparatorluk vardır. Yasalar herkese eşit yazılmıştır ama uygulamada kimi için keskin bir kılıç, kimi içinse kınında paslanmış bir süs eşyasıdır. Devletin gözleri, kağıt üzerinde milleti gözetler; fakat çoğu zaman, rantın ve çıkar ağlarının sisinde körleşir.
Yozlaşma, devlet dairesine giren bir vatandaşın çaresiz bakışında gizlidir:
Bir dilekçe verir ama karşılığında “çay parası” isteyen bir görevli çıkar karşına.
Bir iş takip eder ama kapalı kapılar ardında “tanıdık” araması öğütlenir kulağına.
Bir adalet talep eder ama dosyası, parası olanınki kadar hızlı ilerlemez.
Böylece devlet, halkın gözünde soyut bir adalet değil, somut bir ticarethane gibi görünmeye başlar. Vatandaşın zihninde şu acı sorular belirir: “Benim hakkım neden bir başkasının cebindeki banknotlara endeksli? Neden hak, makam odalarının duvarlarında eğrilip bükülüyor? Neden liyakat, torpilin gölgesinde yutuluyor?”
Kurumlarda kökleşen yozlaşma, sadece bugünün adaletsizliğini doğurmaz; geleceğin güven duygusunu da çürütür. Halk, devlete olan inancını kaybederse, yasa kitapları rafta süs, mahkemeler tiyatro, güvenlik birimleri ise korku aygıtı olur. Devlet, halkıyla arasındaki en kutsal sözleşmeyi yırtar: vicdanı.
Ve işte tam burada sorulması gereken şey şudur:
Devletin bekası, vatandaşının güveni üzerine mi yükselecek, yoksa rant çetelerinin kurduğu geçici saltanatın üstüne mi?
Unutulmamalıdır ki; yozlaşma bir kurumu değil, bir zihniyeti sarar. Zihniyet değişmeden hiçbir reform, hiçbir yasa, hiçbir söylem bu çürümeyi onaramaz. Gerçek değişim, dosyaların değil vicdanların temizlenmesiyle başlar.
Çünkü devlet dediğimiz yapı, aslında ne binadır ne masa ne de mühürdür; devlet, halkın adalet duygusuna olan inancıdır. O inanç yıkıldığında, en büyük saray bile bir harabeye dönüşür.
Biz, adaletin terazisine el uzatan her eli tanıyoruz.
Devletin makam odalarını rantın pazaryerine çevirenleri, milletin alnındaki teri kendi kasalarına tahvil edenleri biliyoruz. Onların isimleri belki değişir, yüzleri maskeler ardında kaybolur ama zihniyetleri hep aynıdır: Yozlaşma.
Yozlaşma, sadece bir suç değildir; bu toprakların damarlarına enjekte edilen bir zehirdir.
Bir dilekçeyi süründürmek için bahane arayan memurdan, makamı miras sanan müdüre; torpilin gölgesinde terfi alan müdür yardımcısından, dosya kapağını rüşvetle açan hakime kadar hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Milletin umutlarını “tanıdık var mı?” sorusuna esir eden bu düzen, devleti kutsal bir emanet olmaktan çıkarıp, çürümüş bir ticarethane haline getirmiştir. Bu yozlaşma, sadece bireylerin hakkını değil, toplumun geleceğini de gasp etmektedir.
Biz halk, tin mahkemesinin kürsüsünde ilan ediyoruz:
Hiçbir kurum, hiçbir tabela, hiçbir mühür; vicdanın üzerindeki kiri saklayamaz!
Adaletin kılıcı pas tutmuşsa, biz o kılıcı yeniden bileyeceğiz.
Devletin adıyla yapılan zulmü, yine halkın vicdanı boğacaktır.
Artık biliyoruz:
Devlet, halkın güvenine yaslanmadıkça kağıt üzerindeki bir gölgedir.
Güven kaybolduğunda, saraylar da, kanun kitapları da, mühürler de çürük tahtalar gibi devrilir.
O halde çağrımızdır:
— Liyakat torpilin üzerine yürüsün.
— Adalet paranın üzerine yürüsün.
— Vicdan korkunun üzerine yürüsün.
Ve bilinsin ki, biz susmadıkça; bu topraklarda devlet, halkın alın teriyle yeniden dirilecektir.
Semih Aslanlar