Toplumun damarlarına işleyen yozlaşmayı anlatmak, aslında aynaya bakıp kendi suretimizle yüzleşmektir. Çünkü çürüme, hiçbir zaman dışarıdan gelip bizi zehirlemez; o çürüme, kendi ellerimizle ektiğimiz, kendi gözlerimizin önünde filizlenip büyüttüğümüz bir zehirli ağacın dallarıdır.
Bir zamanlar erdemle sulanan topraklarımız, şimdi menfaatin paslı kovalarından akan suyla boğuluyor. Vicdan dediğimiz kutsal mihenk taşı, artık pazarlık masalarında satılan ucuz bir meta haline getirildi. İnsan, insanlığını kaybetti; komşusunun açlığını görmezden gelirken, kendi şatafatının ışığında körleşti.
Yozlaşma; sadece rüşvetle, yalanla ya da ikiyüzlülükle sınırlı değildir. Yozlaşma, hakikati bile bile susmaktır. Doğruyu söylemektense menfaatin konforuna sığınmaktır. Çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp geleceğin aydınlık olacağını söylemek ama o ışığı kendi ellerimizle karartmaktır.
Ve bugün sokaklarda dolaşan sessizlik, aslında çığlıkların maskelenmiş halidir. İnsanlar birbirinin gözlerinin içine bakamaz oldu, çünkü gördükleri suret, kendi ihanetlerinin yankısıdır.
Toplumsal yozlaşma, bireysel ihanetlerin toplamıdır.
Bir baba çocuğuna dürüstlüğü öğretemezse, bir öğretmen bilgisini adaletle paylaşamazsa, bir genç hakikati aramak yerine şöhreti putlaştırırsa, işte orada koca bir toplum kokuşmaya başlar.
Oysa yozlaşmanın panzehiri çok derindir ama aynı zamanda çok basittir: Vicdanı yeniden uyandırmak.
Bir insanın kalbinde vicdan uyandığında, bütün bir toplumda ışık yanar. Çünkü karanlığı dağıtan tek şey, göklerden gelmeyen; içimizde saklı duran o küçük ama azimli kıvılcımdır.
Ey kalabalık!
Kendi çürümenizin kürsüsüne çıkın şimdi. Şimdi Tin Mahkemenizin önünde, masumiyet maskenizi yere bırakın! Çünkü sizin suçunuz, tek tek bireylerin değil, koca bir toplumun ortak utancıdır.
İçinizdeki karanlığın İddianamesi ağırdır:
Sizler vicdanı satarak başladı her şey.
Hakikati susturarak büyüttünüz çürümeyi.
Erdemi yadsıyarak kutsadınız menfaati.
Bugün pazarlarda satılan şey yalnızca meyve sebze değil, insan onurudur.
Bugün kürsülerde konuşulan şey yalnızca siyaset değil, yalanın sistemleşmiş suretidir.
Bugün evlerin içinde yankılanan şey yalnızca sessizlik değil, kaybolmuş merhametin çığlığıdır.
Ey toplum!
Çocuğun gözlerinin içine bakıp umut vaat ettiniz, sonra o umudu kirli pazarlıklarda bozdunuz.
Komşunun açlığını unuttunuz, kendi sefahatinizde boğuldunuz.
Adalet terazisini çarpıttınız, zalimi alkışladınız, mazlumu yalnız bıraktınız.
Şimdi soruyorum size:
Bir millet, kendi vicdanını kaybettiğinde hangi yasayla kurtulur?
Bir kalabalık, kendi çürümesine koro halinde alkış tuttuğunda, hangi ahlak kitabı onu temize çıkarır?
Siz, kendi suçunuzun hem hâkimi hem de mahkûmusunuz.
Cezanız ise şu:
Kendi çocuklarınızın gözlerinde kaybolmuş geleceğinizi izlemek.
Kendi ruhunuzda yitirdiğiniz merhametin çölünde susuz kalmak.
Ve her gece kendi içinizdeki karanlıkla yüzleşmek.
Ama bilin ki hâlâ geç değil…
Eğer bir tek insan, kalbinin en derininde uyuyan vicdanı uyandırırsa;
Eğer bir tek ağız, korkmadan hakikati haykırırsa;
Eğer bir tek el, menfaat yerine adalete uzanırsa;
O zaman bu içsel sorgulama mahkemesinin kararı ertelenir, ve toplum yeniden dirilişin yoluna girer.
Çünkü yozlaşmanın en büyük düşmanı, gökten inen mucize değil;
İçimizde hâlâ ölmemiş o küçük kıvılcımdır.
Yani "vicdan"