Canlı canlı izledik; CHP Malatya İl Başkanı Barış Yıldız, afet bölgesinde yurttaşlara “Allah yardımcımız olsun. Toplum olarak hep beraber birlik beraberlik içindeyiz” derken, “Siz Allah’ı bilir misiniz lan” diyen bir saldırgan tarafından yumruklandı.
Malumunuz, hakim mahkeme esnasında Enver Sedat’ın katiline sorar; Niye öldürdün?
Katil kendinden emin cevaplar; Çünkü, o laikti!
Hakim yine sorar; Peki, Laiklik ne demek?
Mahkumun cevabı hem ibretlik hem de günümüzdeki din istismarına örnek teşkil eder; Bilmiyorum!
Şimdi, şu yukarıda ki “Siz Allah’ı bilir misiniz lan” diye bir CHP’liye saldıran arkadaşın ben Allah’ı bildiğini hatta iman ettiğine pek sanmam. Hatta bu tiplerin Allah niyetine pek çok canlı cansız putlara tapındıklarına da eminim.
Öyle ya bu arkadaş ve bu arkadaşlar Allah’a gerçekten tapan birileri olsalar veya Allah için, O’nun rızası için çaba sarf eden kimseler olsalardı, işe ‘Bakara makara’ diyen Egemen Bağış’tan başlarlardı değil mi?
Üç kuruşluk siyasi rant için Allah’ı kullananlardan başlarlardı.
Allah’tan ziyade şeyh, şıh, başkan, lider ve reis tapınıcısı bu arkadaşlar, bundan bir süre önce reislerinin; ‘Onlar Fatiha bilmez’ sözlerine iman edip Ülkücülere saldırıyorlardı. Reisleri Ülkücülerle kol kola girince birden bakış açıları değişti.
Şimdi reisleri CHP ile ittifak yapıyor olsaydı eminim ki onların nezdinde CHP en imanlı partilerden birisi olarak kabul görürdü.
Nitekim taptıkları partileri ve partilileri Apo güzellemesi yaparken de bu arkadaşların bebek katilini ‘Mesih’ ilan etmelerine ramak kalmıştı.
Dolayısıyla bu tipler iman ve iradeleriyle değil, iman ve inançları gereği de değil tamamen yönlendirme ile hareket eden yaratıklardır.
Şu Ülkücü kimliğimle çok iyi biliyorum ki CHP’liler yıllardır Allah’ı bilmediklerinden değil, Allah’ı günlük siyasete alet etmedikleri ve kutsal kavramları istismar etmedikleri için suçlanıyorlar.
Geçen İnönü örneğini verdim. İkinci Dünya Savaşı esnasında Kutsal Emanetler zarar görmesin diye hepsini Ulukışla’da bir camiye gizleyen İnönü de bu ülkede camiyi kapatmak, camiye asker ve atlar yığmakla suçlanmıştı. Bilmeyenler halen suçluyor. Ama ne İnönü ne de bir CHP’li, aslında kendilerine siyasi rant sağlayacak bu olayı hiç kullanmıyorlar.
Bugün bir örnek daha vereyim, örneğimiz şu dinsiz, donsuz, imansız dedikleri Ecevit olsun.
Osmanlı döneminde Suudi Arabistan’da kutsal toprakların koruyucusu olarak görev yapan Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa Bülent Ecevit’in anne tarafından büyük dedesiydi.
Görev yaptığı sürede 5 vakıf, 2 medrese ve çok sayıda kütüphaneden oluşan büyük bir külliye kuran Hacı emin Paşa’nın koruması altındaki bölge, Hicaz’da ihrama girilen yerden Kâbe’ye kadar uzanıyordu.
Toplam 110 bin metrekarelik alana yayılan külliye için Bülent Ecevit ve yakınları İstanbul Şişli Sulh Hukuk Hâkimliği’nde 1992 yılında açılan davayı 2005 yılında kazandı.
Ecevit tek mirasçı olduğu için diğerlerine göre yüksek pay almıştı.
Dinsiz, imansız(!) Ecevit kararı öğrenince dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i ziyaret ederek mirastan kendi payına düşen kısmını devlete bağışlamak istediğini söyledi.
Tek şartı vardı; arazi Türk hacılarının hizmetinde kullanılacaktı.
Sezer, dönemin Diyanet işleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nu arayarak konuyu iletti. Bardakoğlu, Ecevit’le görüşmesi için yardımcısı Mehmet Görmez’i görevlendirdi.
Görmez Ecevit ile görüştü, yol haritası oluşturuldu. Buna göre Suudi yetkililerle görüşülecek ve arazi Türk hacılarının konaklayacağı yer haline getirilecekti.
Gerisini Mehmet Tezkan’dan aktarayım;
“Bağışın üzerinden 12 yıl geçti. Görmez Diyanet İşleri Başkanı oldu. Ama ne Diyanet ne Dışişleri adım atmadı. Görmez’e telefonda arazinin akıbetini sordum, Riyad’daki bürokratların Suudi yetkililerle görüştüğünü ama bir ilerleme sağlanmadığını söyledi.
Hukuken elde edilmiş, değeri 2 milyar dolar olarak ifade edilen büyük bir arazi ve külliye var. Bağış yapıldığı için burası artık devletin malı sayılır. Ama kutsal miras adeta unutulmuş durumda. Anlaşılan, hâlâ ‘sol’u dinsizlik gibi göstermeye çalışanlar, bir sol parti liderinin dindar kesimde sıcak duygular uyandıracak bağışını sumen altı etmeyi tercih ediyorlar.
İnsan sormadan edemiyor; O araziyi Ecevit bağışladığı için mi gereken çaba gösterilmedi…
O arazi sol değil de sağ bir siyasetçinin olsaydı, Mesela Erbakan bağışlasaydı, Özal bağışlasaydı, Gül bağışlasaydı… Veya bu iktidara yakın olan, bu iktidarın sevdiği biri bağışlasaydı, acaba ne olurdu?
Üstüne ismi yazılarak Türk hacıların hizmetine sunulur muydu? Kuşkusuz!”
İşte Mehmet Tezkan burada yanılıyor bence ya da çok iyi niyetli…
O arazi o saydıklarından birisine ait olsaydı, bırakın bağış yapmayı çatır çatır yerdi sayın Tezkan…
Merak edenler için aktarayım, o arazi halen muallakta…
Bundan 2 yıl önce HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu konuyu TBMM’ye taşıdı.
Ecevit’in vefatından kısa bir süre önce Diyanet Vakfı’na bağışladığı Mekke’deki arazisinin akıbetini sordu.
İnternetten aradım. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından Anayasanın 98. ve TBMM İçtüzüğünün 96. ve 99. maddeleri uyarınca yazılı olarak cevaplandırılmasını gereken soru önergesine de verilmiş bir cevap bulamadım.
Neyse, şimdi bu tipe ve bu tiplere sormadan geçemeyeceğim: Ulan siz kendiniz Allah’ı biliyor musunuz?
Gerçekten Allah’a mı yoksa şehy/şıh/önder/lider/reislerinize mi tapıyorsunuz?
Son sözü Ömer Hayyam’a bırakalım:
“Sen sofusun, hep dinden dem vurursun,
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki ben ne görünüyorsam oyum,
Ya sen, ne görünüyorsan o musun?”