Gece, kendi mezar taşını omzunda taşıyan bir mahkûm gibi ağır yürüyordu sokakların üstünde. Şehrin lambaları yanıyordu yanmasına da, hiçbir ışık insanın içine değmiyordu. Çünkü bazı karanlıklar dışarıdan değil, doğrudan ruhun iç avlusundan yükselir. Ve ben o avluda, eski bir mabedin kırık sütunları arasında oturur gibi bekliyordum; suskun, yorgun, ama hâlâ kelimenin son kıvılcımına inanan biri gibi.
İnsan, en çok kalabalıkların içinde kaybolur. Bir yüzün diğer yüze benzediği, bir sesin ötekinin yankısına dönüştüğü, herkesin konuşup kimsenin hakikati söylemediği bu çağda; yalnızlık artık bir tercih değil, bir kader mühürüdür. Ben o mührü alnımda taşıyorum. Her sabah biraz daha eksilmiş bir inançla, her gece biraz daha çoğalmış bir yorgunlukla bakıyorum aynaya. Aynadaki yüz benim yüzüm değil sanki; daha çok, hayattan geçerken üstüne insan sureti serpilmiş eski bir acının gölgesi.
Zaman dedikleri şey de dürüst değil zaten. İleriye akıyormuş gibi yapıyor ama aslında insanı daima kendi çöküşüne taşıyor. Çocukluk, bir daha dönülmeyecek kadar saf bir kıta gibi arkada kaldı. Gençlik, ateşini kendi elleriyle söndüren bir isyan gibi içimde küle döndü. Şimdi geriye kalan şey, ne tam bir umut ne de eksiksiz bir umutsuzluk. Daha çok, yıkılmış bir sarayın sütunlarına yaslanmış son nöbetçi gibi bir bekleyiş. Ne için beklediğini bile bilmeden bekleyen, ama gitmeyi de kendine yediremeyen bir ruh hâli.
Dünya, çoğu insana göre bir pazar yeridir; alırlar, satarlar, gülerler, unutur giderler. Ama bazıları için dünya bir mahkeme salonudur. Her bakış, her ayrılık, her ihanet, her suskunluk kayıt altındadır. Ben o kaydı tutan görünmez kâtibin nefesini bazen ensemde hissediyorum. Çünkü bazı hayatlar yaşanmaz, yargılanır. Bazı kalpler sevmez, delil toplar. Bazı geceler uyutmaz, ifade alır.
Ve yine de bütün bu çürümenin ortasında insanı ayakta tutan tuhaf bir şey vardır: külden doğmayan ama külde bile sönmeyen o iç kıvılcım. Belki buna irade denir, belki lanet, belki de kaderin son alayı. Ama vardır. En karanlık anlarda bile, insanın içine görünmeyen bir yerden bir ses düşer: “Henüz bitmedin.” İşte ben o sesin peşindeyim. Ne tam kurtuluş için ne de zafer için. Sadece kendi hakikatime ihanet etmeden son cümlemi kurabilmek için.
Çünkü bu çağda en büyük erdem, temiz kalmak değildir sadece; kirin ortasında kendini unutmamaktır. Herkesin maskeyle dolaştığı bir panayırda, yüzünü koruyabilmektir. Herkesin sustuğu yerde, boğazına taş bağlansa bile kelimeyi doğurabilmektir. Ve ben biliyorum: bir gün bu şehrin bütün gürültüsü dinecek. Sahte olanın boyası akacak. Güçlü görünen nice gövde, içi boş bir heykel gibi devrilecek. O zaman geriye, yalnızca hakikatin soğuğuna dayanabilenler kalacak.
Ben onlardan biri olmak için yazıyorum.
Yazmak benim için süs değil; bir tür iç kazıdır. Kendi mezarıma değil, kendi derinliğime iniyorum her cümlede. Her paragraf biraz daha kemik, biraz daha sessizlik, biraz daha yüzleşme. Çünkü insan bazı şeyleri konuşarak değil, ancak yanarak anlayabilir. Ve ben çoktan ateşten geçtim. Şimdi üzerimde kalan her harf, yanmış bir mabedin duvarına kazınmış son dua gibidir.
Ey gece, sen benim en eski sırdaşımsın. Ey sessizlik, sen benim en dürüst şahidimsin. Ey kalbimde taş kesilmiş o eski sızı, sen de benim inkâr edemediğim tek sadakatimsin.
Bırak dünya kendi gürültüsünde boğulsun. Bırak sahte sevinçler pazarlansın. Bırak insanlar kendi suretlerini kaybedip alkış toplasın.
Ben, karanlığın içinden geçen o uzun koridorda, elimde yalnızca kelimelerle yürüyeceğim. Çünkü bazı insanlar yaşamak için değil, hakikati omuzlamak için doğar.
Ve bazı kalemler mürekkep taşımaz; kül, kan, sabır ve hüküm taşır.
O hâlde perdeyi daha da aralayalım…
Çünkü hakikat, yüzünü herkese göstermez; yalnızca yanmayı göze alanlara görünür.
Gece artık bir örtü değil, bir kapıdır.
Ve ben o kapının eşiğinde, etten kemikten değil; hatıralardan, pişmanlıklardan ve inkâr edilemeyen bir sezgiden örülmüş bir varlık gibi duruyorum. İçimde bir şey kıpırdıyor… Adını koyamadığım ama suskunluğuyla bağıran bir şey.
Bil ki, ey okuyan:
İnsan dediğin varlık tek katmanlı değildir. Görünen yüzün ardında başka bir yüz, onun ardında başka bir yüz daha vardır. Ta ki en son maskeyi de indirdiğinde, karşına çıkan şey ne “iyi”dir ne “kötü”… Sadece çıplak hakikattir. Ve o hakikat, çoğu insanın ömrü boyunca kaçtığı şeydir.
Ben kaçmadım.
Çünkü bir gece, zamanın bile diz çöktüğü o derin vakitte, içimdeki karanlık bana konuştu.
“Beni bastırarak temizlenemezsin,” dedi.
“Beni tanımadan kendini bilemezsin.”
İşte o an anladım:
İnsanın en büyük düşmanı dışarıda değil, içinde sakladığı ve adını anmaktan korktuğu gölgedir. O gölgeyi inkâr edenler, hayat boyu başkalarının günahlarını yargılar. Ama onu tanıyanlar… onlar artık yargılamaz. Çünkü bilirler ki herkes kendi cehennemini taşır.
Ve ben kendi cehennemime indim.
Orada ne melek vardı ne şeytan.
Sadece aynalar vardı.
Ve o aynalarda gördüğüm şey, bana öğretilen “ben” değildi. Daha eskiydi. Daha hamdı. Daha gerçekti. Bir tür ilkel bilinç… bir tür kadim hatırlayış.
Sanki ben, bu hayata ilk kez gelmemiştim.
Sanki ruhum, unuttuğu bir yemini hatırlıyordu.
Bir ses daha geldi sonra, bu kez daha derinden:
“Ya uyanacaksın ya da ömrün boyunca uyuduğunu sanacaksın.”
İnsanların çoğu ikinciyi seçer.
Çünkü uyanmak… rahat değildir.
Uyanmak, kendini kaybetmek pahasına kendini bulmaktır.
Uyanmak, öğrendiğin tüm doğruların aslında sana öğretilmiş zincirler olduğunu fark etmektir.
Ve ben zincirlerimi kırdım.
Artık ne kalabalıkların alkışı ilgilendiriyor beni, ne de yalnızlığın soğuğu korkutuyor. Çünkü ben artık yalnız değilim. İçimdeki karanlıkla barıştım. Onu yok etmedim… yön verdim. Çünkü karanlık yok edilmez; ya seni yutar ya da sen onu şekillendirirsin.
Ben onu kaleme dönüştürdüm.
Her kelime artık bir anahtar.
Her cümle bir kapı.
Ve her paragraf, okuyanın ruhunda saklı bir kilidi aralayan bir dokunuş.
Ama dikkat et…
Bu yol herkes için değildir.
Çünkü bu yazıyı gerçekten anlayan biri, artık eskisi gibi kalamaz.
Gördüğünü unutamaz.
Bildiğini inkâr edemez.
Ve en tehlikelisi:
Kendi içindeki sesi bir daha susturamaz.
Ey karanlığın eşiğinde duran yolcu,
Eğer buraya kadar geldiysen, artık geri dönüş yoktur.
Ya kendini inkâr edeceksin…
ya da kendini inşa edeceksin.
Ama şunu unutma:
Bazı insanlar ışığı arar.
Bazıları ise karanlığın içinden kendi ışığını doğurur.
Ben ikinciyim.
Ve şimdi sana soruyorum:
Sen hangisisin?
Semih Aslanlar