Salgın ve aşı konusuna ‘Hukukçu’ gözüyle bakan Türkiye’nin Avukatları Platformu ilimizde bir basın toplantısı gerçekleştirdiler.

Sakarya Barosu Av. Ülkü Çakır, Av. Onur Engin, Kocaeli Barosu Av. Şeref Gönenli, İstanbul Barosu Av. Ayşenur Doğrul ve İstanbul Barosu Av. Mehmet Emre Sert’in yer aldığı platform salgın sürecindeki alınan tüm tedbirlerin Anayasaya aykırı olduğu iddiasındalar.

Diyorlar ki;
”İki yıldır covit19 süreci yaşamaktayız. Ölümcül bir virüsün bütün dünyaya yayıldığı iddiasıyla ilk etapta maske, mesafe ve hes koduyla tanıştık.

Daha sonra da bilim kurulu üyeleri de dahil, birçok bilim adamı, doktorun, üretimi için en az üç-dört yıllık süre gerektiğini belirttiği, faz çalışmaları yapılmamış, üretici firmanın, Türkiye'de acil onam kodu bile almadığını belirttiği aşı süreci başlamıştır.

Bu süreçte yer yer birbiriyle çelişen pek çok yasaklar uygulamaya konuldu. Ülke genelinde kapanmalar yaşandı.

Hukuk sistemimizde, temel hak ve özgürlüklerin kanunla sınırlanabileceği kabul edildiği halde bütün bu hak ihlalleri genelgeler eliyle yapılmaktadır.

İki yıldır genelgelerle temel hak ve hürriyetlerin sınırlandığını bizzat yaşadık. Bu yasaklar; kanunla konulmadığı gibi, cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya bakanlar kurulu kararı ile de getirilmedi.


Türk Hukukunda kanunlar hiyerarşisi bellidir. Kanunlar hiyerarşisi içinde yer almayan ve sadece kamu kurumlarının kendi iş işleyişi konusunda sınırlı yol gösterici olması gereken genelgelerle yapılmıştır. Genelgelerle doğrudan vatandaşlara yönelik uygulamalar konulamaz.
Hele hele, anayasal güvenceye alınmış çekirdek haklar olan yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü haklarını hiç dokunulamaz.
Bu açıdan öncelikle, seyahat, çalışma, eğitim gibi temel hak ve özgürlükleri zedeleyen kısıtlamaların bir an önce kaldırılması gerekir.
Bilim Kurulu adıyla bir kurul oluşturuldu. Ancak salgın süreci bu kurul tarafından değil, DSÖ tarafından yönetilmektedir. DSÖ İstanbul ofisinin tüm giderleri de ülkemiz tarafından karşılanmaktadır.

DSÖ'nün talimatlarına veya Bilim Kurulu adlı dün başka bugün başka konuşan, birbiriyle çelişen kararlar alan kurumlara ihtiyacımız yok.
Bilim kurulu üyeleri dahi, kendi görüşlerinin dikkate alınmadığını söylemektedirler. Bir bilim kurulu üyesinin, covid-19 tedavisinde kullanılan ilacın etkisiz olduğunu bildiklerini ve bunu kurulda dile getirdikleri halde dinletemediklerine dair beyanları medyada yer almıştır.
Halen testi pozitif çıkanlara kutu kutu ilaç dağıtılmaktadır.
Bilim kurulu üyeleri de dahil, birçok bilim adamı, doktorun, üretimi için en az üç-dört yıllık süre gerektiğini belirttiği, faz çalışmaları yapılmamış, üretici firmanın, Türkiye'de acil onay kodu bile almadığını belirttiği aşı süreci başlamıştır.
Aşı süreciyle birlikte, ülkemiz ve tüm dünyada ani gelişen ve nedeni belirsiz kalp krizleri, felçler, beyin kanamaları, yüz felçleri, nörolojik sorunlar, durgunluk, yorgunluk hissi, muhakeme yeteneğinde zayıflama, özellikle genç erkeklerde miyokardit gibi çok ciddi yan etkiler gözlemlenmeye başlamıştır. Fakat Sağlık Bakanlığı, hiçbir veri tabanı oluşturmamış, aşılı hiçbir vatandaşı takip etmemiş, hiçbir sağlık sorunu olmayıp aşıdan sonra hayatını kaybetmeye varan sonuçlar aşıyla ilişkilendirilmemiş ve veriler de kaydedilmemiştir.

Halbuki bu veriler Avrupa ve ABD'de tutulmakta, halkın bildirim konusunda bilinçli olmaması sebebiyle en az on katı fazla olduğu düşünülmektedir.

Eldeki verilerin onda biri bile aşıların derhal piyasadan çekilmesi için yeterli görülmektedir.

Aşı tereddüdü yaşayan ve aşı olmak istemeyenler, çeşitli açıklamalarla itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Aşı karşıtı, bilim karşıtı, düz dünyalı gibi yakışıksız sözler söylenmiştir. Biri de çıkıp "köpekler gibi aşılanacaksınız" diyerek milletimizi aşağılamıştır.
Önce risk grubu aşılandığı takdirde krizi aşarız dedikleri halde sonra yeni doğan bebekleri bile aşılama çabasına girişmişlerdir.
Her gün zorunlu aşı çağrısı yapılmaktadır. Hatta insanların polis ve asker gücüyle aşıya zorlanması çağrısı yapanlar bile vardır. Üstelik de pek çok marka varken sadece bir firmanın aşısı üzerinde bu kadar yoğunlaşmaları bizi de şüpheye düşürmüştür.
Gerçekten bu aşıların içinde ne var da neden bu kadar zorunlu yapmaya çalışıyorsunuz?
HES KODU, dijital vatandaşlığın alt projesi olarak uygulamaya konulmuştur. Örneğin, protesto gösterisi yapan kişiler bir anda riskli duruma getirilebilmektedir. Bu şekilde yapılacak dijital kısıtlama ve kontrollerin sonu gelmeyecektir.
PCR testlerinin güvenilmez sonuçlar verdiği açıkça ortadadır. Kişileri pcr testine zorlamanın altında yatan saik, kişileri aşıya mecbur etmektir. Toplum sağlığı ile ilgisi olmayan bu dayatmalara da bir an önce son verilmelidir.
Sağlıklı kişinin hele hele saatlerce maske takmasının hiçbir faydası yoktur. Aksine zararı vardır. Kişiler korkusundan açık havada bile maske takar duruma gelmiştir. Gelişme çağındaki ilköğretim çocukları, saatlerce maske ile durmak zorunda bırakılmıştır. Evet eğitim önemli, ama, çocuk gelişimi ve sağlığı daha önemli.
Çocuk yaşta oksijen yetersizliği nedeniyle oluşacak gelişim bozuklukları telafi edilemez.
Onarılması zor bir ekonomik kriz ve üretim darboğazında iken, yine kapanmalar dile getirilmeye çalışılmaktadır. Bugüne kadar alınan tüm tedbirler hukuka aykırı olduğu gibi, bundan sonra yine genelgelerle ve vatandaşların ekonomik zararını gidermeyen tüm tedbirler hukuka aykırı olacaktır.
Salgın döneminde uygulanan bazı tedbirler fırsatçıların işine yaramış, ekonomik büyüme yaşamışlardır. Oysa küçük esnaf ve özellikle gündelik işlerle geçimini sürdürenler, çiftçilerimiz ciddi ekonomik sıkıntılar içinde kalmıştır.
Konu toplum sağlığını aşmış, Anayasayı ihlal eder, Anayasal düzeni askıya alır bir hale gelmiştir. Savaş durumunda bile kısıtlanamayacak hakların özüne müdahale edilmektedir.

Açıklanın katıldığım ve katılmadığım yerleri var elbette…

Bu bakımdan yorumu sizlere bırakıyorum.

GERGİNLİĞE İLHAN KESİCİ MOLASI

Hatırlarsanız Bütçe görüşmelerinde İlhan Kesici konuşsa da o nefis üslubu ve ilmi siyaseti ile hem ders verip hem de TBMM’nin gerginliğini azaltsa diyordum.

Öyle oldu. Stres atsın diye milyonlar harcanan kırmızı koltuklara ve aynı amaçlı özel lambalara hiç gerek kalmadı, yarım saatliğine de olsa…

30 dakika konuştu Sayın Kesici, ders niteliğinde konuşurken çıt çıkmadı ne bir sataşma ne bir laf atma yoktu.

Öyle ki CHP’lileri uyarmak zorunda kaldı, hiç değilse arada bir alkışlayın babından…

Bütün konuşmayı vermem mümkün değil, ikiye bölmek ve özetle aktarmak zorundayım;

BU BÜTÇE KADÜK OLMUŞTUR

Huzurlarınızdaki bütçe, çeşitli konuşmacıların da ifade ettiği gibi artık kadük olmuş olan bir bütçedir, bütçe vasfını kaybetmiştir.

Bütçe tam iki ay önce TBMM’ne arz edildi; o zaman dolar kuru 9,2, bizim bütçemizin parasal değeri dolar cinsinden 195 milyar dolar idi. Şimdi biraz önceki kurlarla 16,90’lı bir rakam oldu bu, 106 milyar dolara inmiş oldu.

Ekonomi ve bütün bütçelerin asıl amacı kaynak tahsis politikalarıdır yani kaynakları nasıl tahsis edeceğinizdir. Kaynak az da olsun çok da olsun, asıl mesele bunun nasıl tahsis edileceğidir.

Şimdi, 195 milyar dolardan 100 milyar dolar gibi bir rakama inen bir bütçede artık kaynak tahsis politikası diye bir şeyin kalmış olması imkânsızdır. Bu bakımdan bu, bütçe değildir.

TBMM’ne sunulduğu hâliyle bir değerlendirme yapacak olsak 3 hususu huzurlarına getirmek istiyorum.

Bir: Haftalardır, “Merkez Bankası”, “Faiz indi, arttı.” vesaire bununla yatıp kalkıyoruz. Şimdi, bakalım, bu bütçede, orijinal hâliyle faize konulan bir rakam var: 240 milyar Türk lirası. Bunu bir iki şeyle mukayese etmek lazımdır.

İki: Aynı bütçede Millî Eğitim Bakanlığının bütçesi var. Buna tahsis ettiğimiz toplam rakam 248 milyar Türk lirası; hiç kurlar bozulmamış olsaydı bile. Demek ki sadece bir faiz kalemine 2022 yılı bütçesinin ayırdığı, tahsis ettiği rakam 30 milyon öğrencimiz ve öğretmenimizin eğitimine harcanmış olan, tahsis edilmiş olan rakamla aynı. Buradan hayır çıkmaz değerli milletvekilleri.

Üçüncü bir rakam daha vermek istiyorum: Tarımsal destekleme rakamı 26 milyar Türk lirası.

AK PARTİ iktidara geldiği zaman 2006 yılında tarım sektörünün daha çok desteklenmesi lazım geldiğine inandığı için bir kanun çıkardı: Tarımsal Destekleme Kanunu.

Dedi ki: “Her yıllık bütçede tarımsal desteklemeye ayrılacak olan rakam millî gelirin yüzde 1’inin altında olamaz; biz bunu eşitleyelim, millî gelirin yüzde 1’inin üstünde de olabilir ama biz bunu eşitleyelim, yüzde 1.” E, bu yılın millî gelirinin yüzde 1’i 78 milyar Türk lirası eder yani biz, bütçe kanunuyla daha önce çıkardığımız bir kanunu ezmiş, dövmüş oluyoruz.

Şimdi, bu, 26 milyar Türk lirası aynı zamanda ne demek? Bizim 5-5,5 milyon civarında işçimiz var, çiftçimiz var, millî gelirimizin -görünür görünmez- yüzde 10’una yakını tarım sektörümüzdür, bu tarım sektörünün gelişmesi istikametinde ayırdığımız para 26 milyar lira, faize ayırdığımız para 240 milyar lira; tam 9 katı.

Bunun sonucunda şöyle bir şey oldu: Epey zamandan beri Türk çiftçisi, toprağına küsmüştür; Türk besicisi, gözünün nuru gibi gördüğü, gözünün nuru gibi baktığı hayvanlarına küsmüştür; bunun sonucunda, ta Avustralya’dan kırmızı et ithal ediyoruz. Brezilya, Arjantin’den beyaz et ithal ediyoruz.  Kuzey Amerika’dan çeşitli ürünler ve mısır ithal ediyoruz. Yanımızda komşumuz Yunanistan’dan pamuk ithal ediyoruz. Bulgaristan’dan da saman ithal ediyoruz. Böyle bir Türkiye olamaz, Türkiye’ye yakışmaz, Türk milletine yakışmaz.

Dünyanın her tarafında tarım sektörü desteklenen sektörlerdendir, göz nuru gibi bakılan sektörlerdendir; bu münasebetle, destekler verilir.

Avrupa Birliğinin en başarılı politika alanı, ekonomik politika alanı, adına “ortak tarım politikası” dedikleri ortak tarım politikasıdır,

Bunların kendi çiftçilerine, ortak tarım politikasına bu sene ayırdıkları bütçe 45 milyar dolara tekabül eden eurodur; bunun Türk lirası hâli çiftçi başına 125 bin lira civarında eder. Bizim 26 milyar lirayı çiftçi başına böldüğümüz zaman bu da 5 bin Türk lirası eder.

Yani Avrupa Birliği çiftçilerine çiftçi başına 125 bin lira tarımsal destek verirken biz sadece 5 bin liralık bir tarımsal desteği verdiğimiz zaman işte Bulgaristan’dan saman ithal etmek durumunda kalıyoruz.

Sayın Tarım Bakanı, Bütçe Komisyonu ve Genel Kurul tartışmalarında özellikle bu saman ithalatı münasebetiyle eleştirilince şöyle bir tabir kullandı: “Paramız varmış, dövizimiz varmış da ithal ediyormuşuz.” Bu çok vahim bir tabirdir, çok da yanlıştır.

Bizim saman ithal edecek, pamuk ithal edecek, kırmızı et ithal edecek paramız yoktur, dövizimiz yoktur ama peki ithal ettik, neyle ettik? Borçla ettik. Bu devleti neredeyse batırma noktasına gelecek olan borçla ettik.

Bu bütçe elbette AK PARTİ iktidarının sadece bugüne ait olarak hazırladığı bir bütçe değil, bunun bir birikimi var. Bu bakımdan yine üç büyük alanda bazı rakamlar arz etmek istiyorum.

1800’lerin ortasında büyük devlet adamı ve şairimiz var, Ziya Paşa. Şöyle demiş: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” Yani lafla peynir gemisi yürümez. Efendim “Ben uçuyordum, ben kaçıyordum.” “Şu tarihlerde böyle diyordum.”la bu iş olmaz, rütbeyiaklını ölçmek için eserine bakalım.

Bizim -bu on dokuz yıllık- çeşitli ticaret alanlarımız var; alıyoruz, satıyoruz, yapıyoruz, imal ediyoruz, bunu ihraç ediyoruz, ithalat yapıyoruz, adına da “dış ticaret” diyoruz. İthalatımız 3,7 trilyon dolar, ihracatımız 2,6 trilyon dolar. Bu ikisine bakarsak eksi 1,1 trilyon dolar dış ticaret açığımız var.

Bu çok büyük bir paradır, neredeyse toplam ihracatımızın yarısı kadardır.

Bizim belimizi kıran; iliğimizi, kemiğimizi kemiren, emen; bizi sıkıntılardan sıkıntıya sokacak olan rakamın aslı budur: 1 trilyon dolardan fazla dış ticaret açığı.

Bizim başka döviz gelirlerimiz de var yani turizm, hizmetler sektöründen gelen dövizlerimiz filan var. Bunları da işin içine kattığımız zaman bizim kazanmadığımız, bizim olmayan ama harcadığımız bir rakam var; 591 milyar dolar, bunun adı cari işlemler açığı, cari açık.

“Cari açık” demek, bizim olmayan bir paranın bizim tarafımızdan harcanması demek.

Bir zamanlar “Cari işlemler açığı finanse edildiği sürece herhangi bir mesele yoktur.” diye ahkâm kesem allamelerimiz vardı; bu, hem Hükûmetin içerisinde vardı.

Belki de bana göre bizi bugünlere getiren sebeplerin başında yer alan şeylerden bir tanesi bu tür allamelerdir.

Şimdi, Keçecizade İzzet Molla; sermüderristir, en yüksek din âlimidir. Buna benzeyen hâller o zamanlar da varmış ki şöyle bir beyti var: “Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb.” Fısk “günah” demek. E, peki, ne olurmuş yani? Buradaki “cihan”dan muradı da devlettir, Osmanlı Devleti’dir, büyük cihan imparatorluğudur. E, peki, günahın harap edemediği şeyden daha kötü ne olabilirmiş de bu devlet harap hâline getiriliyor? O da şu: “Eyler anı -onu yapar- müdâhane-i âlimân harâb.” Âlimlerin dalkavukluğu, önde gelen insanların -önde gelen gazeteciler, yazarlar, çizerler, iş adamları, siyasetçiler, aklınıza ne geliyorsa- onların müdâhaneyiâlimanlıkları harap edermiş.

Cari işlem açığı verdik, dış ticaret açığı verdik ama samanı da ithal ettik, pamuğu da ithal ettik. Bunları da nasıl yaptık? Borçla, değil mi? Borç, el kesesinden aldığımız borç.

AK PARTİ iktidara geldiği zaman IMF borcu dâhil, Türk kamu sektörünün 87 milyar dolar borcu vardı. Bunun şimdiki hâli 207 milyar dolar.

2002’nin sonundaki 87 milyar dolar, cumhuriyetin seksen senede yaptığı borçların tamamının toplamı demek yani seksen senede biz 87 milyar dolarlık dış borç almışız, yapmışız AK PARTİ on dokuz yılda buna 120 milyar dolar eklemiş.

Türk özel sektörünün de bir dış borcu varmış, 45 milyar dolar, şimdiki rakamı 245 milyar dolar.

Türk özel sektörü de Türk sanayi özel sektörü de 200 milyar dolar eklemiş. Bunu söylemekten muradım, Türkiye’nin borçluluğu.

Devamı yarın…

GÜNDEMİN KARİKATÜRÜ