Sait Faik Abasıyanık… Sadece Burgazada’nın değil, Sakarya’nın da edebiyatla harmanlanmış vicdanıdır. Hikâyelerinde balıkçıların, sokak çocuklarının, yoksul insanların dünyasını anlatırken bir yandan da insanın içindeki iyiliği, merhameti aramıştır. Böyle bir ismin heykeli yıllarca bir köşede unutulmuştu. Sonunda SATSO’nun girişimiyle restore edilip müze bahçesine taşındı. Güzel bir adım ama eksik bir adım.
Sait Faik, vitrine konulacak bir heykel değil; anlatılacak, okunacak, hissedilecek bir mirastır. Müze bahçesinde rüzgâr, yağmur, güneşle yıpranacak bir bronz figür yerine, müze içinde, hikâyelerinin satırlarıyla çevrili bir alanda yaşamalıydı.
SATSO Başkanı A. Akgün Altuğ’un “ait olduğu yere taşındı” sözünü okurken insan ister istemez düşünüyor: Bir heykel gerçekten ait olduğu yere mi taşındı? Sait Faik’in “ait olduğu yer” yalnızca sokağı mı, yoksa onun hikâyelerini yaşatan bir kültür mekânı mı?
Sakarya Müzesi’nin bahçesi elbette değerli, ama bu eser artık koruma değil, anlatma dönemine geçmeli. Heykelin yanına küçük bir açık hava sergisi, dijital bir anlatım köşesi, hatta kısa bir sesli hikâye alanı eklenebilirdi. Çünkü Sait Faik’in heykeli susmamalıydı; hikâyelerini anlatmaya devam etmeliydi.
Şehirler heykellerle değil, o heykellerin anlattığı hikâyelerle yaşar. Sakarya, Sait Faik’in doğduğu toprak olarak bu anlamda eşsiz bir mirasa sahip. Ancak bu mirası sadece bir bahçeye koymak, “yaptık oldu” demek, kültürel derinliği eksik bırakıyor.
Bu heykel bir parkta unutulmuştu, şimdi müze bahçesinde sergileniyor. Ama belki de bir sonraki adım, Sait Faik’in ruhuna gerçekten dokunacak bir “Sait Faik Odası” açmaktır. Daktilosu, el yazmaları, fotoğrafları, ses kayıtlarıyla… O zaman gerçekten “ait olduğu yere döndü” diyebiliriz.
Çünkü Sait Faik sadece bir heykel değil, bir anlatıdır. Ve anlatılar bahçede değil, kalpte yaşar.
