Bir litre motorin 100 lirayı geçti.
Belki de bu cümleyi birkaç yıl önce söyleseydik, “Abartma” denirdi.
17 Eylül itibarıyla motorine gelen son zamla birlikte büyükşehirlerde litre fiyatı 100 liranın üzerine çıktı.
Peki mesele gerçekten sadece arabasına motorin alan vatandaşın meselesi mi?
Asıl soru bu.
Çünkü motorin yalnızca otomobilin deposuna girmiyor. Traktöre giriyor. Kamyona giriyor. Otobüse giriyor. Servise giriyor. Kuryenin motosikletine, iş makinesine, nakliye aracına giriyor. Ve sonunda hepimizin mutfağına giriyor.
Bir litre mazot, market rafına nasıl ulaşıyor?
Diyelim ki bir çiftçi tarlasını sürmek için traktörüne mazot aldı.
Mazot pahalı.
Tarlanın sürülmesi pahalı.
Ekim pahalı.
Hasat pahalı.
Ürünün kamyonla hale taşınması pahalı.
Halden markete taşınması pahalı.
Sonra markette karşımıza çıkan fiyat pahalı.
İşte akaryakıt zammının görünmeyen tarafı tam olarak burada.
Pompadaki fiyat, market etiketine kadar uzanan bir zincirin ilk halkalarından biri.
Bu nedenle “Benim arabam yok, motorin zammı beni ilgilendirmiyor” demek de artık pek mümkün değil. Çünkü o marketteki domatesin de, ekmeğin hammaddesinin de, kargodaki paketin de, iş yerimize gelen malzemenin de bir taşıma maliyeti var.
Enflasyon düşüyor ama hayat neden ucuzlamıyor?
Burada önemli bir ayrım var.
TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51 seviyesinde. Ancak ulaştırma grubundaki yıllık artış yüzde 35,08 olarak gerçekleşti. Üstelik ulaştırma grubunda ağustosta aylık artış yüzde 4,82 oldu ve genel aylık enflasyona en yüksek katkıyı yapan ana gruplardan biri ulaştırma oldu.
Rakamları bir kenara bırakıp vatandaşın cebine bakalım. Ay başında depoyu dolduruyorsunuz. Ay sonunda aynı parayla daha az litre alıyorsunuz. İşe gidiyorsunuz, ulaşım maliyetiniz artıyor. Ürün satıyorsunuz, nakliye maliyetiniz artıyor. Üretim yapıyorsunuz, mazot maliyetiniz artıyor. Ve bütün bunların sonunda aynı maaşla daha az şey satın alıyorsunuz. İşte hayat pahalılığının vatandaş tarafından hissedilen yüzü tam da burada başlıyor.