“Sağlıkta çağ atladık, kuyrukları bitirdik” diyorlar.

Çağ atladıklarına dair bir işaret göremediğim gibi kuyruklar da kalkmadı. Eskiden muayene kapısında bekler sırasınız gelirse alınırdınız. Şimdi randevu sisteminden dolayı kuyruk yok ama en basit bir poliklinik için bile iki-üç hafta sıra alamıyor, evde bekliyor, dolayısıyla hastanede kalabalık yapmıyorsunuz.

Kaldı ki yoğunluk var. En basit bir polikliniğin önü, üstelik bu salgın döneminde Çarşamba pazarı gibi.

Randevu sistemi elbette güzel bir uygulama, adam gibi uygulanırsa…

Ve alması zor. Hadi randevuyu kaptın diyelim. Haliyle doktor ultrason, kan tahlili, test falan istiyor. Bunlar bazen günlerce sürüyor. Bittiğinde ise yine ve yeni bir randevu alma sıkıntısı başlıyor.

Bütün bunları halledeceksiniz ki, o ana kadar ölmezseniz, tedaviniz başlayacak.

Yani, evet, eskiden sabahın köründe gidip hastane kuyruklarında bekliyordunuz. Şimdi girilecek kuyruk bile kalmadı. Evde iyileşmeyi bekliyorsunuz.

Ha bir de öncelikli hasta garebetimiz var.

Ne demek öncelikli hasta? Ölmek üzere mi, gerçekten acil mi? Hayır, Suriyeliler onlar, torpilli vatandaşlar.

Elektronik göstergeye bakıyorsunuz, içeride bir hasta var, sonra siz gireceksiniz. Az sonra bir bakıyorsunuz ki araya bir Suriyeli girmiş, öncelikli hasta!

Kendimden örnek vereyim, 1 aydır randevu almaya çalışıyorum, henüz başaramadım.

Bu doktorsuzluktan kaynaklanıyor.

Sağlık bakanlığının akla ziyan uygulamaları sebebiyle çoğu doktor özel sektörü tercih ettiği için bu böyle…

Bunun bir de ameliyat kısmı var.

Çok acil durumlarda bile uzun süreye gün veriliyor.

Bunun sebebi de tıbbi cihaz ve malzeme yokluğu…

Yok çünkü tıbbi cihaz ve malzeme sektöründe hizmet veren bazı şirketlerin, kamudan 18 aylık alacağı bile ödenmediğinden alım ve tedarikte büyük sıkıntı var.

Kolu kırılan bir çocuk alt tarafı bir platin yüzünden haftalardır acı çekiyor.

Yandaş basında pek göremediğiniz için bilginiz olmayabilir ama uzun süredir ortopedi, omurga cerrahisi ve beyin cerrahisi alanındaki şirketler; kamudan alacaklarını tahsil edemedikleri gerekçesiyle hastanelere tıbbi malzeme tedarikini kestiler.

Malum bu cihaz ve malzemeler dövize endeksli, döviz kuru da söyle oynak olunca, üstüne bir de zamanında ödeme yapılmayınca, firmaların tamamı bankalara kredi borçlarını ödeyemiyor, sattığının yerine de koyamıyor.

Türkiye, tıbbi cihaz ve malzeme endüstrisinde büyük oranda yurt dışına bağımlı bir ülke.

Döviz kurundaki artış, sadece tıbbi ilaç ve malzeme ithalatçısı şirketleri değil, hammaddesi yurtdışına bağlı ürünlerin Türkiye'deki üretici şirketlerini de olumsuz etkiliyor.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sektördeki birkaç dernekle 8 Aralık'ta toplantı gerçekleştirerek, sorunun çözümü için adım atacaklarını açıkladı ama henüz çözüm yok.

Pardon, bir kısma ödendi ama firma kayırarak yapıldı.

Haliyle tıbbi cihaz ve malzeme şirketleri, Bakanlık tarafından çıkarılan ödeme emrinde bazı şirketlerin vergi numaraları belirtilerek usulsüz bir biçimde yer aldığı iddiasıyla savcılıklarda suç duyurusunda bulundu ve yürütmenin durdurulması talebiyle dilekçe sundu.

“Tarihte ilk defa, Bakanlık'tan çıkan bir resmi ödeme emrine şirketlerin vergi numaraları yazılarak, 'Şu firmalara, bu kadar para gönderin' diye sektörde kaos oluşturacak bir ödeme emri çıkardılar.

O belgede aslında hiç para almaması gereken global firmaların da vergi numaraları yer alıyordu.

Yani bu arada hiç hak etmeyen ama ikili ilişkileri sağlam olan firmalara da ödeme çıkarttılar” iddiasındalar.

"Bu kadar döviz artışı ve maliyet artışına rağmen, tıbbi malzemelerin bedelleri 11 yıldır güncellenmedi. Tek taraflı fiyat tespiti, sektörü tıkama noktasına getirdi" diyorlar.

Netice itibariyle hastanelerde birçok ameliyat yapılamıyor.

Ortopedi ameliyatlarının yanı sıra kalp ameliyatlarında da aksamalar var.

Bir diğer sıkıntı da ilaç tedariki…

Eczacılar “Türkiye ciddi bir ilaç kriziyle karşı karşıya: 650’den fazla ilaç bulunamıyor” diyorlar.

Nitekim çok ilaçların bir kısmı döviz kuru oynaklığı ve Bakanlığın ödene noktasındaki sıkıntılarından dolayı ‘ödenen ilaçlar listesinden’ çıkarıldı.

Yani artık SGK karşılamıyor.

Evet, sağlıkta ‘saldım çayıra, Mevlam kayıra’ uygulamasına geçildi.

Bundan sonrası Allah kerim!

Ha bu arada, o kadar da karamsar olmayın, her derdin bir dermanı var.

Murat Muratoğlu’nun dediği gibi;

“Başka çare yok mu? Tabii ki var… Kanseri olan brokoli yesin. Bir numaralı düşmanıymış… Kalp için her gün bir aspirin… Tansiyonunuz yüksekse, nar bire bir… Kulağın ağrıyorsa sarımsak koy. Hem burnunu da açar.

Hindiba şeker hastalarının vazgeçilmezi… Romatizmalılar kuma gömülmek için maalesef gelecek yazı beklemek zorunda. İşi garantiye almak için bir de muska yazdırırsanız tam olur. Hem kazadan, beladan hem de hastalıktan korur.”

SAĞLIKTA SAĞLIKSIZ ‘DÖNÜŞÜM PROĞRAMI’!

Yaşanan sıkıntıların temel sebebi, iktidarın Sağlıkta Dönüşüm Programı adını verdiği sistemsizlikten kaynaklanıyor.

Malumunuz 2022 Bütçesini aştan sona izlediğimi ve tutanaklardan aktaracağımı belirtmiştim.

Madem ki konumuz sağlık, görüşmelerden bir konuşma aktarayım.

CHP Grubundan Mehmet Bekaroğlu, sağlık sistemine değinmişti;

Sağlık Bakanlığının bütçesi yüzde 50 oranında artmıştır, ne var ki bu artış pandemi harcamaları ve şehir hastanelerine yapılacak ödemeler dikkate alındığı zaman bir artış sayılmaz.

Hani, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bir kuruş bile harcamadan yapıyoruz.” demişti ya, şehir hastaneleri dedikleri gibi değil. 2017’den itibaren bütçeden hizmet ve kira bedeli adı altında büyük paralar ödenmektedir.

Ortada öyle bir pozitif ayrışma, büyük başarı hikâyesi filan yok. Toplumu bu işe katamadınız, halkla ilişkileriniz de çok kötüydü, kimse sizin söylediklerinize inanmadı. İnsanlara gerçeği söyleyip onlardan destek isteyeceğinize Avrupa'da durumun ne kadar kötü olduğunu anlattınız, Bu iktidar pandemiyi insan ve insan sağlığı olarak değil, para ve üretim olarak gördü, milyonlarca insanı çalıştırmaya devam etti; yetmedi, ekonomi yavaşlamasın diye kapanmaları geciktirdi ve yeteri kadar uygulamadı.

Pandemi harcamaları diye kredi hacmini büyütmekten başka hiçbir şey yapmadınız, sadece patronları gördünüz; güya onlar yatırım yapacaktı, istihdam olacaktı ama öyle olmadı, güven ortamı olmadığından dolayı gittiler, aldıkları kredileri dövize ve altına yatırdılar genellikle tabii.

Şehir hastaneleri sayesinde insanlar koridorlara yığılmadı diye övünüp durdunuz. Yoğun bakımlarda başarı sizin değildir, sağlığı ticarileştiren Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın da değildir. Yoğun bakımlarda hekimlerimiz ve diğer sağlıkçılar cansiparane bir şekilde çalıştılar, görülmemiş kahramanlık örnekleri ortaya sergilediler, eğer Covid-19’la mücadelede bir başarı varsa bu başarı sağlıkçılarımızındır.

Covid-19’la mücadeleyi zora sokan sağlıkta Dönüşüm Programı’mızdır.

“150 ülkeye tıbbi yardım ve aşı gönderdik.” diye övünüp durdunuz; içeriye algı operasyonu yapmak için gerçeği büktünüz.

O neydi öyle? Sayın Cumhurbaşkanının imzasıyla evlere 5 adet maske, 1 şişe kolonya gönderdiniz, kime ihale etmiştiniz ki bunu? “İngiltere'ye maske gönderiyoruz.” diye şişip durdunuz ama aşı meselesini halledemediniz. Maalesef, aşılamada henüz pandemiyi kontrol altına alacak bir noktaya gelmedik.

Bu Sağlıkta Dönüşüm Programı’na biraz da yakından bakacak olursak; Devletin sağlıktaki payının azaltılması, özel sektörün payının artırılması, hastanelerin işletmeler hâline getirilmesi, hastanın adının hizmet alan müşteri yapılması ve hâliyle de müşterilerden katılım payı ve fark alınması. “Sağlıkta Dönüşüm Programı” dediğimiz olay budur.

Şimdi, “Hasta memnuniyeti var.” diyenleri duyar gibiyim. Evet, büyük ölçüde otelcilikten kaynaklanan bir memnuniyet vardı ama şimdi, öyle değil. Artık hizmete ulaşımda bile sorunlar var. Randevu bile veremiyorsunuz.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın getirdiği bir yenilik de performans sistemidir. Ne kadar iş, o kadar para. Hasta muayenesi süresini beş dakikaya kadar düşürdünüz. Kaliteden uzaklaşan, hekim-hasta ilişkilerini ortadan kaldıran, ciddi ve zor sağlık sorunlarının tedavisini engelleyen bu ortam insani bir ortam değildir. Sağlık çalışanları sadece performans sistemiyle hırpalanmadı değerli arkadaşlarım. Sistemden kaynaklanan sorunların sorumlusu olarak sağlık çalışanları gösterildi, âdeta hedef gösterildi sağlık çalışanları. Sağlıkta şiddetin temeli ve sebeplerinden bir tanesi de bu yönetimdir değerli arkadaşlarım. Bu kışkırtılmış sağlık düzeni hekimleri bıktırmıştır, sağlıkçılar mutlu değildir. Yurt dışına gitmeye çalışan çok sayıda hekim ve diğer sağlık çalışanı var. Yılda 1.000 civarında hekim ülkeyi terk etmektedir.

SUT diye bir şey var, Sağlık Uygulama Tebliği. Buradaki tarifelere göre Sosyal Güvenlik Kurumu hastanelere ödeme yapar. Bu 2016’da kalmıştır, artmıyor. Böyle olduğu için üniversite hastaneleri para alamıyor, para alamadığı için borçlarını ödeyemiyor. Ama Sağlık Bakanlığı gidiyor, SGK’yle özel protokol yapıyor ve şehir hastanelerine kaymaklı ödemeleri alıyor.

Özel hastanelerde yüzde 200, 300 fark alıyorlar. Üniversite hastaneleri alamıyor ve hastaneler kapatma noktasına geldi.

Şehir hastaneleri nedir: Bir adam diyelim 250 milyon dolar harcayarak bir hastane yapıyor; bu kişiye, on beş, yirmi beş sene işletip 1 milyar dolar geri kazanma garantisi veriliyor, her yıl muayene için, tetkik için hasta garantisi veriliyor, bu paralar karşılanmazsa devlet tarafından ödeniyor.

Şehir hastaneleri niye şehir dışında? İsimleri şehir, şehir hastaneleri. Ya, şehirde AVM kuruyorsunuz ama hastaneleri dağ başlarına taşıyorsunuz. Organize sanayi bölgeleri mi buralar anlaşılır gibi değil.

Ankara’nın çok önemli simge hastanelerinin hepsi kapatıldı. Niye kapatıldı, bunların araç-gereci ne oldu, buraları ne yapacaksınız filan sormaya devam ediyoruz. “Kullanıyoruz.” diyor. Nasıl kullanacaksınız bilmiyoruz ama Sağlık Bakanına sizin huzurunuzda 1 tane önemli soru soracağım: Sayın Bakan, şehir hastanelerini dağ başına götürürken niçin kendi üniversitenizin hastanelerini İstanbul ve Ankara’nın en merkezi yerlerine kuruyorsunuz? İstanbul’da ikinci köprünün ayağına kurdunuz; Ankara’da yüksek hızlı tren istasyonunun yanında sizin bir diş hekimliği fakültesi inşaatı var. Bunlar nasıl yapılıyor, bunlar yapılırken sizin Bakan olmanızın bir katkısı var mıdır?

YILMAZ ÖZDİL; TÜRK TABİPLER BİRLİĞİ

Sanal alemde her paylaşıma -teyit etmeden- itibar etmeyin.

Mesela Bülent Eczacıbaşı’na atfedilen bir paylaşım dolaşıyor.

O yazı Yılmaz Özdil’in TBB kapatılsın diyen çok bilmişlere ithafıdır, sırası gelmişken paylaşalım;

Türk Tabipler Birliği

Mesleğin doğuştan çekiciliği var.
Çocuğa sor, büyüyünce ne olacaksın?
“Doktor olacağım” der.

En gözde damat adayıdır. Hemen herkes, kızını doktorla evlendirmek ister.
Kadınlarımız arasında “beni ne doktorlar istedi” diye başlayan atasözü bile vardır.

Şarkıdır. Afrodizyaktır. “Doktor civanım, seni istiyor canım.”

Küçük ilanların büyük vaatleridir.
“Doktordan satılık otomobil.” “Doktordan satılık işyeri.”
Kullanılmışsa bile, doktorun kullanmış olması “kalite” göstergesidir.
“Doktora kiralık” ilanı da öyle.
Evini vereceksen doktora ver. Temizdir en azından, eminsindir.

Meslek seçerken… Kız verirken… Kocaya varırken… Otomobil alırken… Ev kiralarken… Doktor iyi. Fikrini söylerse… Şerefsiz doktor!

Asrın liderimiz mesela, safra kesesi ameliyatı yapabilir mi? Böbrek nakli? Pansuman bile yapamaz.
Bebeğin hastalansa, tedavi etmesi için Binali beye götürür müsün?
Var mı aramızda böyle bir gerizekalı?

Ama, çok sıradan bademcik ameliyatını yapabilen bir hekim, gayet güzel başbakanlık yapabilir.
Refik Saydam, hekimdi. Sadi Irmak, hekimdi. TBMM başkanı Mustafa Kalemli, hekimdi.

O halde… Reçeteye aspirin yazma yetkisi bile olmayan tiplerin hükümette en önemli makamlara gelmesini tehlikeli bulmuyorsun da, canını emanet ettiğin hekimlerin hükümetle alakalı fikir beyan etmesini mi sakıncalı buluyorsun?

Komada geliyorsun, bacağını kesiyor, damar çıkarıp, kalbine bağlıyor, gebermekten kurtuluyorsun. Geceyarısı ateşi kırka vuran evladını Azrail'in elinden alıyor. Kardeşinin hızara kaptırdığı parmağını yerine dikiyor. Beyin kanaması geçiren anneni hayata döndürüyor. Babanın katarakttan görmeyen gözünü gördürüyor. Eşinin kanserini erken yakalıyor. Sonra da sen çıkıp “hekimler devlet işlerinden benim anladığım kadar anlamaz, konuşmasınlar” diyorsun öyle mi?

Türk Tabipler Birliği başkanı olan profesör, İstanbul Üniversitesi rektörlüğü seçiminde en yüksek oyu aldı. Ezici çoğunlukla seçilen bu profesörün rektör olmasını engellediler. “Nuh'un cep telefonu vardı, gemisi nükleerdi, insansız hava aracı uçuruyordu” diyen arkadaşı, aynı İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi yaptılar.
Hükümetimizin Türk Tabipler Birliği konusunda mantıklı karar verdiğini düşünüyorsan, Nuh'un telefon numarasını versene bana?

Kafasında fesle dolaşan “tımarhanelik” herif, yandaş televizyonlara çıkıp devlet yönetimine dair her türlü fikrini söyleyebilecek, cumhurbaşkanı sarayında bilim adamı olarak ağırlanacak… Memleketin en önemli “psikiyatri” profesörlerinden biri olan Türk Tabipler Birliği başkanı fikrini söyleyemeyecek öyle mi?

Fikrini beğenmeyebilirsin. Ben de senin fikrini beğenmiyorum. Beğenmek zorunda mıyız?

Fikirse mesele… “Barutun kokusu düştü burnuma, dört bir yanı istiyorum dibinden patlatayım, adamlar gibi dağlara düşeyim, tutmak istiyorum Kürdistanımı, ya ölüm ya kurtuluş, artık savaş zamanıdır” diyen Şivan Perver'e “barış güvercini” muamelesi yapacaksınız, Akp mitinginde kürsüye çıkartacaksınız, düet yaptıracaksınız, çok duygulanıp ağlayacaksınız. Sonra da Türk Tabipler Birliği'ne “terörist seviciler” diyeceksiniz öyle mi?

“Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, hekimler olarak uyarıyoruz, her çatışma, her savaş, fiziksel ruhsal sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açar, büyük insani dramları beraberinde getirir” diyorlar.
Uyarmasınlar mı?

Onarılmaz sorunlara, insani dramlara yol açan bu çatışma ortamına “hatalı teşhisler” yüzünden sürüklenmedik mi?
Hekimlerimiz devlet işlerinden anlamadığı için mi oluyor bu işler?

Madem herkes hekimlerden daha iyi biliyor. Bi teşhis ben koyayım bari.
Eğer, cehalet seviyesinde Avrupa şampiyonu olan bir ülke, sırf düşüncelerini söyledi diye hekimlerini hapse tıkmaya çalışıyorsa, o ülke hasta'dır.