Bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün daha arifesindeyiz.
8 Mart 1857’de, New York’da, tekstil işçisi kadınlar çalışma şartlarının iyileştirilmesi talebiyle greve çıkmış , ardından gelen polis müdahalesi ve çıkan yangınlar sonucunda çok sayıda kadın yaşamını yitirmişti. Yıllar içerisinde Dünya Kadınlar Günü olarak anılan bu büyük mücadele günü, günümüz kapitalist dünyasında her ne kadar hediyeleşme, çiçek- böcek pazarlama fırsatı olarak görülse de, kadınların hak mücadelesi her geçen gün büyümeye devam ediyor. Ve bizler, bu coğrafyanın kadınları olarak, bu yıl savaşın gölgesinde bir 8 Mart’a hazırlanıyoruz..
Bir süredir geldi gelecek denen savaş, geçtiğimiz günlerde komşumuz İran’ın kapısını çaldı. İsrail tarafından başlatılan bombardımanlara İran’ın da karşılık vermesi sonucunda savaş hali fiilen başlamış oldu. Daha saldırıların ilk gününden 160 kız çocuğunun İsrail tarafından hedef alınması ve öldürülmesiyse vicdanı olan herkesi derinden sarsacak nitelikteydi. Kadınlarının zaten uzun süredir yaşam hakları için mücadele etmek zorunda oldukları bir coğrafyada, savaşta ilk vurulanın da yine kadınlar ve kız çocukları olması, kadınların uğradığı baskıyı bu harekata gerekçe gösterenlerin iki yüzlülüğünü ve savaşın kadınlar açısından muhtemel maliyetini gösteren bir tabloydu..
Tabii ki 11 Şubat 1979 tarihinde Mollaların iktidara gelmesinden sonra İranlı kadınların yaşadığı sayısız trajedi, işkence, baskı ve kısıtlamayı kimse inkar edemez. Devrimden sadece iki hafta sonra, Ayetullah Humeyni; Şah (Muhammed Rıza Şah Pehlevi) döneminde kadınlara boşanma ve velayet konularında daha çok haklar veren, 1967 yılında çıkarılan Aile Koruma Kanunu’nu ve onun 1975’te değiştirilmiş hâlini yürürlükten kaldırdı. Devrimden bir aydan kısa bir süre sonra da, 8 Mart 1979 arifesinde, önceden verilen güvencelere rağmen Humeyni, Geçici Hükümet’e devlet dairelerinde İslami kıyafet kurallarına uyulması konusunda çağrıda bulundu. Humeyni, halk desteğiyle gücünün zirvesinde olduğunu biliyor ve bu gücün sorgulanmasına fırsat vermeden ardı ardına yaptırımları sıralıyordu. Bu yapılanlar, devrimci harekette önemli rol oynayan çoğu kişiyi dahi rahatsız etti. Devrim sonrası ilk üç hafta içinde kadın hakları meselesi ikinci kez tartışma konusu oluyordu. Rejimin kadın konusunu bu denli merkezine konumlandırması, aslında geleceğin habercisiydi, bunu herkes iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı. Ve devrimden sonraki ilk Dünya Kadınlar Günü, belirli kadın hakları taleplerinin yer aldığı büyük bir mitinge dönüştü. Tahran Üniversitesi’nde ve ertesi gün Adalet Bakanlığı’nın önünde ve koridorlarında toplanan binlerce kadın, “Özgürlüğün baharında, yok olan kadın haklarıdır” sloganları atıyordu. Haklarının birer birer alınmasına razı olmayacaklarını haykırıyorlardı..
İran’da devrim sırasında en ön saflarda yer alan kadınların devrim sonrasının ilk günlerinden itibaren maruz bırakıldığı tutum ve kadınlara yönelik uygulanan ayrımcı politikalara günden güne yenileri eklendi. Toplumda oluşan başkaldırılarsa rejimin sopasıyla en ağır şekilde cezalandırılıyordu. İranlı kadınların tutsaklığı yıllar boyunca filmlere, romanlara konu olacak ölçüde derinleşti, genişledi..
Henüz 22 yaşındaki Mahsa Jina Amini, 13 Eylül 2022’de, sıcak bir yaz günü Tahran’a vardığında ‘ahlak polisi’ olarak bilinen irşad devriyeleri tarafından ‘başörtüsü kurallarına uymadığı’ gerekçesiyle polis nezaretine alınarak karakola götürüldü. Karakolda aniden(?) fenalaşarak hastaneye kaldırılan Amini, 3 gün sonra 16 Eylül 2022 de, son derece şüpheli koşullar altında hayatını kaybetti. Rejimin ölümüne sebep olduğu kimbilir kaçıncı kadındı ancak bu kez sessiz sedasız defnedilmedi. Ölümü ülke çapında fırtına gibi yayılan bir protesto dalgasını başlattı. ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ sloganlarıyla büyüyen eylem dalgası, kısa sürede ülke sınırlarını aştı, sorumluların cezalandırılması talebinin üzerine kadın hakları ve daha geniş çaplı bir siyasi değişim taleplerinin eklendiği, rejim karşıtı bir kamuoyu hareketine dönüştü. Ancak rejim, hiç hız kesmeden sopasını indirmeye devam etti. Protestolara çok sert müdahale edildi, 400den fazla kişi öldü, 20 binden fazla kişi gözaltına alındı, yargılandı, bazıları idam edildi. İslam Cumhuriyeti hiçbir cinayetin sorumluluğunu üstlenmedi. Devlet medyası ölümleri ‘intihar’, ‘yüksekten düşme’, ya da ‘gıda zehirlenmesi’ gibi nedenlerle açıklamayı seçti. Protestoları bastırmakta zorlanan rejim, bir takım tavizler vermeye mecbur kaldı. Başörtüsü yasağı esnetildi, ahlak polisi faaliyetleri geçici bir süreliğine de olsa ciddi şekilde askıya alındı. Kız kardeşlerimizin kanıyla canıyla mücadele ederek yıkmış oldukları korku duvarı, rejimin korkulu rüyası haline geldi. Protestoların yıldönümü yaklaştığında alınan olağanüstü önlemlerin sebebi, kadınların örgütlü mücadelesinin vermiş olduğu korkudan başkası değildi.. Selam olsun her birine..
Tam da İranlı kadınlar kendi kaderlerini ellerine almak yolunda önemli adımlar atmış ve gerici İran rejimini kısmen geriletmişken, kendine durumdan vazife çıkaran batılı haydut devletler elli yıldır seyrettikleri, hatta doğuşunda da önemli etkileri bulunan rejime birden bire köklü bir darbe vurma ihtiyacı hissettiler. Mollaların İranı, kendini ne kadar süreceği, nereye varacağı belirsiz bir savaşın içinde buldu. Uzun yıllar ülkesindeki rejime karşı mücadele eden bazı İranlılar’ın bu müdahaleleri övgüyle karşıladığı, sürgün edildikleri ülkelerde İsrail ve ABD Konsoloslukları önünde teşekkür eylemleri yaptıkları haberleştirildi. Düne kadar kadınların öncülüğünde yürüyen özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yürekten destekçisi olan bizler de, bu mücadelenin bazı öznelerince sevinçle karşılanan bu gelişme karşısında nasıl tutum alınması gerektiğini bir türlü bilemedik.
Nerede konumlanılacağını tam olarak bilemeyenler yalnız bizler de değildik. Şii itikadına öteden beri düşman, Amerikan emperyalizmini kıble bellemiş bir kısım çevreler de, rejimin uğradığı akıbete içten içe sevinseler de, İsrail’e yönelik desteklerini açıkça belirtecek cesareti henüz gösterebilmiş değiller. Oysa Ortadoğu siyaseti, kararsızlığı kaldırmaz. Ancak sırf karar vermiş olmak için katillerden katil beğenmek de bu coğrafyada doğru sonuç doğurmaz. Bunu en iyi bilenler, kuşkusuz Pehlevi hanedanının zulmünden kurtulmak için ayaklanmışken Molla rejiminin kucağına düşen İranlılar olmalıdır. Açıktır ki, İranlı kadınların yürüyeceği, İran halkının gerçek dostlarının da kıvançla destekleyecekleri yegane yol ne Mollaların, ne Siyonistlerin, ne taht özlemi çeken yavru Pehlevilerin, ne de Epstein müşterilerinin yolu olamaz. Kadınların özgürlüğüne giden yol, tabii ki Epstein adasından geçmeyecek. Özgürlüğe giden yolu arayanlar, Mahsa Amini’nin, Leyla Khalid’in, Louis Michel’in, New Yorklu kadın işçilerin, 1917 8 Mart’ında çarı deviren kız kardeşlerimizin ayak izlerini takip etmelidir. İranlı kadınların kurtuluşu, yalnız kendi mücadelelerinin eseri olabilir. Tecavüz edemedikleri çocukları öldüren canilerin eliyle gelecek özgürlük gelmez olsun. Kahrolsun Katil Molla Rejimi! Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi! Yaşasın Özgür Laik Demokratik Ortadoğu!