Artık şunu anlayın ki bu millet dine değil, dinin ekonomik, ticari ve en önemlisi siyasi maksatla kullanılmasına karşıdır.

Bu millet, o tartışma konusu ilahinin sözlerine, içeriğine ve mesajına değil, siyasi maksatla marş haline getirilmesine, ilahiyatın toplumu birleştirmek için değil aksine kutuplaştırmak için bir araç olarak kullanılmasına karşıdır.

Bu millet din eğitimine değil, bu eğitimin yasa dışı tarikat ve cemaatler tarafından, hiçbir pedagojik formasyonu olmayan kişilerce verilmesine ve siyasal İslamcı zihniyet tarafından kullanılıp, çocuklarımızın istismar edilmesine karşıdır.

Bu millet sizin niyetinizi de bu kafa ile giderseniz dindar değil olsa olsa münafık bir nesil yetiştireceğinizi, nitekim yetiştirdiğinizi de bilmiyor değil.

Elbette ki kimsenin münafıklığı beni ilgilendirmez, dolayısıyla kendimden örnek vereyim.

Ben, aile ve çevre anlamında işte bu kafanın hakim olduğu bir mahallede yetiştim.

Bizim mahallede her şey ‘desinler’ diye yapılırdı. Yapmak değil dedirtmek önemliydi adeta.

Bana tutturulan ilk oruç mesela, çok iyi biliyorum ve eminim Kul-Allah ilişkilerinden ziyade ailemin komşularıyla ilişkisi bakımından çok önemliydi.

Peki ben ne yaptım?

Mevsim yaz. Sıcak ve uzun günlerin orucu denk geldi şansımıza. Bir de davar peşinde koşturmak var. Haliyle öğleye doğru susuzluktan yanmaya başladım. Dayanılır gibi değildi.

Nitekim dayanamadım. Çoban arkadaşlarıma çaktırmadan indim dereye, kana kana su içtim. Açlığımı da karnımın bozulması pahasına mevsimlik meyvelerle geçiştirdim.

Akşam eve gittiğimde soruldu haliyle, hiç bozuntuya vermedim, yalan söyledim.

Evet, yalan söyledim…

Şimdi Allah’tan korkan samimi dindarlardan ricam, Allah aşkına yalan söylemenin dindeki yerini, vebalini ve maalesef bir iman zafiyetinden kaynaklandığını gözünüzün önüne getirip, öyle hüküm verin.

Mukaddes dinimizde oruç tutmamak veya bozmak mı daha büyük vebaldir yoksa yalan söylemek mi?

O gün mahalle baskısı beni dindar mı yaptı yoksa münafık mı?

Ve şunu da itiraf edeyim, oruçla aram hiç iyi olmadı.

Ama şunu da bilin ki dışarıya ‘hoş geldin ey şehri Ramazan’ deyip içinden ‘bir an önce bitse de kurtulsak’ diyenlerden olmadım.

Dışa karşı ’11 ayın sultanı mübarek ay’ güzellemeleri yapıp içinden ‘mübarek 11 aylar gelse de…’ münafıklığına sapmadım.

Bazı okullarda uygulanan ‘askıda ibadet’ şovuna gelirsek…

Eğer, tek bir öğrenci dahi, zarftan çıkan talimatı ‘öğretmenim/müdürüm istedi, yapmazsam sıkıntı olur, yapmasam da yapmış gibi görüneyim yoksa öğretmenlerim ve arkadaşlarımla ilişkim bozulur’ endişesiyle yerine getirdiyse veya getirmiş gibi yaptıysa, vay halinize…

Ve aileler içinden bir tanesi bile ‘ulan devir bunların devri, bunu kullanmam lazım, terfi ederim, görevde yükselirim’ anlayışıyla çocuğunu teşvik edip, sosyal medyadan paylaşıp, üzerinden prim yapmaya kalktıysa, yine vay halinize…

Şurası muhakkak ki bir toplumun dindar veya münafık olması, yönetim şekliyle ilgilidir.

Ve işinize gelse de gelmese de münafıklığın ilacı laik, sosyal ve demokratik bir hukuk devletidir.

Özellikle, laikliğin kamil manada uygulandığı ülke ya da toplumlarda bireyler riyaya, ikiyüzlülüğe yani münafıklığa gerek duymazlar.

Ama gel de bunu münafıklıktan beslenenlere anlat. Mümkün mü?

Merhum Yaşar Nuri Öztürk ‘belam nedir bilir misiniz’ diye sormuş ve cevabını da kendisi vermişti; “Bilmememiz normal çünkü bunu anlatmazlar, o cübbeli, takkeli, Ramazan zengini hocalarımız bu konulara pek değil hiç değinemezler.

Belam, Allah ile aldatanın önde gidenidir. Allah ile aldatanların şahıdır…

Ama siz ne cami vaazlarından ne de ilahiyat kürsülerinden yani günümüzün saray ulemalarından pek duyamazsınız.

Duyamazsınız çünkü, Kuran'da esaslı bir şekilde ele alınan bu karakter, tam da günümüzün saray mollası, zalimlerin, diktatörlerin sözde din alimi, sultana yaltaklanan din adamı karakterine tekabül ediyor da ondan.

Kalkıp kendilerini tarif edecek değiller ya…”