Sapanca Gölü’nde son iki yılda kıyılarda 15–20 metreyi bulan çekilmeler var; yağış miktarı düşmüş, dereler zayıflamış durumda. Gölden eksilen suyun hacmi, neredeyse Kocaeli’nin bir yıllık tüketimine eşdeğer. Bu veri başlı başına bir kriz göstergesi.

Ama mesele yalnızca kimin faturayı ödeyeceği değil. Diyelim ki bu kez suya zam gelmedi, kısıtlama maliyeti vatandaşa yansıtılmadı. Yine de ortada ağır bir yönetim sorunu var. Çünkü bir doğal kaynağın bu derece kaybedilmesi, yalnızca ekonomik değil; yönetsel bir başarısızlıktır. Nedenler artık biliniyor: iklim değişikliğinin bölgesel etkileri, azalan yağışlar, besleyici derelerin zayıflaması ve en önemlisi insan kaynaklı baskılar. Kontrolsüz su çekimleri, kaçak kullanımlar, su şişeleme tesisleri ve sanayi tüketimi gölü sistematik biçimde zorluyor.

Ekosistem göz göre göre zarar görüyor. Kıyılar geri çekiliyor, sazlıklar kuruyor, göldeki canlı yaşam tehdit altında. Bu yalnızca “altyapı” meselesi değil; bu bir havzanın çözülmesi demek. Su kotu düştüğünde mesele sadece içme suyu olmaz; tarım, biyolojik çeşitlilik ve bölgesel iklim dengesi de bozulur.

MUSLUĞU KISMAK MI TEK MESELE?

Fatura vatandaşa kesilmese bile, bu sürecin sorumluluğu kimde? Sorun, çözümün sürekli bireysel tasarruf çağrılarına indirgenmesi. Musluğu kısmak elbette önemli; ancak gölü asıl tüketen yapısal unsurlar yerli yerinde dururken, yurttaşa ahlaki yük bindirmek kolaycılıktır. Asıl yapılması gerekenler havza yönetimi, sanayi ve ticari su kullanımının denetlenmesi, şişeleme izinlerinin yeniden değerlendirilmesi, kaçak çekimlere anında yaptırım ya gecikiyor ya da sınırlı kalıyor. Gerçekçi bir çözüm; sert ve kapsayıcı olmalıdır. Havza bazlı yönetim, kurumlar arası koordinasyon, zorunlu sanayi kısıtları ve suyu ticari meta gibi gören uygulamaların yeniden ele alınması şarttır. Bunlar yapılmadan “kontrol altında” söylemi yalnızca vakit kazandırır.