Komisyon kelimesinin Türkçemizde iki anlamı var. İlki, bir hizmet ya da ürünün satışından sonra, bu satışı gerçekleştiren kişiye ya da aracıya ödenen bir bedel, ikincisi alt kurul manasına geliyor.

Türk siyaset sözlüğünde de “bir işi komisyona havale etmek” demek o işi sürüncemede bırakmak, uzatmak, sündürmek ve topu başkalarına atmak anlamına geliyor.

Nitekim Adalet komisyonumuz var ama adaletimiz yerlerde sürünüyor.

Çevre komisyonumuz var mesela çevremizi b.k götürüyor.

İnsan Hakları inceleme komisyonumuz var ama bu konuda Afrika kabile devletlerinin bile gerisindeyiz.

Tarım Orman ve Köyişleri komisyonumuz var ama tarım sizlere ömür, ormanlarımız cayır cayır yanıyor.

Güvenlik ve İstihbarat komisyonumuz var ama bir organize suç çetesi, liderlerinin doğum gününü, şehrin göbeğinde otomatik silahlarla kutluyor.

En meşhuru da Asgari Ücret Tespit Komisyonu. Her yıl oluşturuluyor, toplanıyor ama açlık sınırının 30 bin lira, yoksulluk sınırının 90 bin lira olduğundan bile haberleri yok ki asgari ücreti hep düşük tutuyorlar.

Bir de alt komisyonlarımız var. Mesela Çocuk Hakları alt komisyonu, Hükümlü ve tutuklu Hakları İnceleme alt komisyonu falan…

Ne işe yaradıklarını da her gün yaşadıklarımızdan biliyoruz.

Araştırma komisyonlarımız var. Yaşanan bebek ölümlerini araştıran, kadınların şiddet ve ayrımcılığa maruz kalmasını araştıran, çocukların şiddet, ihmal ve istismar durumlarını araştıran ama aradığını bir türlü bulamayan komisyonlar…

Hatırlar mısınız? Bir 15 Temmuz yani darbe araştırma komisyonumuz vardı. 3 ay içerisinde yani kendisine verilen sürede çalışmasını tamamlayamadığı, TBMM başkanlığının da bile isteye süresini uzatmadığı, raporunun bir türlü kamuoyu ile paylaşılmadığı komisyon…

Ve son, en meşhur komisyonumuz; Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu…

Ne kadar cafcaflı bir ismi var değil mi?

Ama ya işlevi?

Neden kurulduğu malum; çetrefilli ve kamuoyu nezdinde sıkıntılı konuları komisyona havale etmek, yarın öbür gün oluşabilecek tepkileri ‘valla komisyon öyle istedi biz ne yapalım’ gerekçesiyle geçiştirmek, işi sündürmek ve mümkün mertebe tarafları oyalamak, falan…

İşte bu komisyon bugünlerde biraz sıkıntılı. Çünkü mevzu sıkıntılı…

İş, bebek katili terörist başının ayağına gidilsin mi gidilmesin mi noktasına geldi dayandı, komisyon üyeleri iki ucu pisli değnek misali ne taraftan tutacağını şaşırmış görüntüsü veriyorlar.

Görüntüsü veriyorlar çünkü aslında çok şaşıracak bir durum yok. Neticede fikri ve vicdani kararlar alabilmesi mümkün olmayan, her biri liderlerinin ağzına bakan üyelerden müteşekkil bir komisyon. Dolayısıyla ‘hay Allah ne desek ki’ diye uzun boylu düşünme, üyelerinin kendi fikirlerini üzerinde ısrar etme şansı olmayan bir komisyon…

Peki, liderlerin tavrı?

Bahçeli’nin ki açık ve net, bıraksalar o ‘asın bunu’ diye attığı ipi alıp koştura koştura ip atlamaya gidecek.

Dolayısıyla ‘üç arkadaşımı alıp İmralı’ya gitmeme izin veriyor musunuz’ diye sorması tiyatrodan ibaret…

Peki Erdoğan’ın ‘kararı komisyon verir’ demesi yani topu komisyona atması? Bu da kendi yazıp yönettiği bir tiyatro…

Bahçeli bugüne kadar hangi hayati öneme haiz konularda aldığı kararları parti yönetimine sormuş ki, bugün sorsun?

Erdoğan, bugüne kadar hangi kararını parti yönetimi ile istişare ederek almış ki bunun komisyon üyelerinin iradesine bıraksın?

Dalga geçmeyin bizimle. Hele ki bu ucube ‘tek adam’ rejimi ile desteklenen, ağızından çıkan her kelime kanunlaşan, kanunlaşmasa bile fiiliyatta hayata geçirilen bir otoriter lider, kararı başkalarına bırakacak öyle mi?

Dolayısıyla bu ucube sistem sayesinde TBMM bile işlevini yitirip adeta noterlik görevini üstlendiği bir ülkede alt ya da üst her türlü komisyonun misyonu ancak toplumun gazını almak ve dediğim gibi yarın öbür gün işler tersine döndüğünde bütün sorumluluğu komisyona atmak için kurulur.

İşte bu komisyon da öylesine bir komisyondur, gerisi hikaye…