Evet, gerçekten de riyanın beden ile yapılan kısmının en iyi örneklerinin sergilendiği bir zamandır.
Ve riyakârlar için iyi bir fırsattır.
Sallanarak yürürler, bitkin bir görüntü verirler kendilerine, sesleri kısık kısıktır, gözleri çukur, dudakları adeta pas tutmuştur susuzluktan ve çatlaktır.
Yetmez, bir de hastalık ihdas ederler kendilerine, ya aslında oruç bana yasak ama tutmazsam ölürüm, midem yara bere, hiç açlığa gelmiyor ama e oruç bu bırakılır mı canım, falan.
Hani bizim Temel’in, oruç tutmadıkları ve bunu alenen yaptıkları için gıpta ederek, ula dininizin kıymetini bilin uşaklar, dedikleri kesim var ya, oruç onlara da farzdı ve oruç bütün ilahi dinlerin baş ibadetlerindendi.
Hz. İsa peygamberin şu uyarısından hem orucun kendilerine de farz kılındığını hem de riyakârlığın o dönemde de var olduğunu anlıyoruz.
Şöyle buyurmuş; “Biriniz oruç tuttuğunda başını yağlasın. Saçını tarasın ve gözlerine sürme çeksin.”
Maalesef desinler diye tutulan oruçlar, öyle zannetsinler diye kılınan namazlar, öyle bilsinler diye ona göre giyinmeler, ona göre sakal bıyık bırakmalar, ona göre kılık kıyafet belirlemeler, öyle sansınlar diye eğilip bükülmeler, konuşmalar yani riya çepeçevre sardı bizi.
Dolayısıyla riya ile ihlâsı, riyakâr ile muhlisi ayırmak için özel çaba sarf edilmesi gereken bir dönemdeyiz.
Peki, ayırmamız gerekiyor mu? Gerekiyor.
Bunu özellikle yönetici, amir, başkan, lider ve paylaşım noktasında olanların en iyi, en adil ve en dürüst şekilde yapmaları gerekiyor ki yoksa büyük vebaldeler.
Ama nasıl olacak?
Kendi deyimleriyle, bugün mangalda tül bırakmayanların hasır altına gizlendikleri o 28 Şubat gibi bir dönem de asla gelmeyeceğine göre ve kendilerinin Hacı Bayram Veli hazretleri gibi gerçek Bayrami sayısını tespit etmek gibi bir dertleri olmadığına göre, kim yapacak?
Ne yapmıştı Hazret?
Sultan Murat’ın teveccühü gereği, müritlerinden vergi alınmayacağı ve müritlerinin askerden muaf tutulacağı ferman buyurulunca, bir süre sonra Ankara ve havalisinden vergi toplanamayıp asker temin edilemeyince, Hazret duruma müdahale etmek ve gerçek Bayrami sayısını tespit edip Sultan’a bildirmek için bir sınav yapmıştı.
Ve maalesef iki er bir hatun toplam iki buçuk kişi çıkmıştı gerçek müritlerinin sayısı.
Bugünün iktidar erki yapar mı böyle bir ayırım, zannetmem.
Çünkü sayı sıfır çıkacaktır.
Bir kere şeyh şeyh değil ki müritleri mürit olsun.
Velhasıl riyanın tavan yaptığı bir zaman ve zeminde yaşıyoruz.
Dolayısıyla dindar sayısı mı yoksa riyakar sayısı mı arttı sorusunun cevabı kadar, dindar iktidarımızın yetiştirmeyi taahhüt ettiği dindar neslin ne kadar dindar olacağı konusu da çok önemli.
Tersten künde atalım;
Tayyip Erdoğan ile Bush ilk buluşmalarında birbirlerine hava atarlar.
Bush; Bizde öyle bir teknoloji var ki, ölüyü diriltiriz, der.
Tayyip Erdoğan altta kalır mı o da; Bizdeki teknoloji çok farklı, partimizin bütün elemanları 100 metreyi, 3 saniyede koşmayı beceriyor, der.
Haftaya iade-i ziyaret vardır.
Türkiye’ye döndüğünde bir düşünce alır, danışmanlarını çağırır ve attığı palavrayı anlatır.
Haftaya Bush geliyor, yalanımız ortaya çıkarsa ne yaparız, diye sorar.
Danışmanlardan biri hemen cevap verir;
Onlara ölüyü nasıl dirilttiğini sordunuz mu?
Hayır sormadık.
O halde hiç korkmayın başbakanım. Alın Bush’u Anıtkabir’e götürün ve Atatürk’ü diriltmesini isteyin. Diriltemezse o rezil olur.
Yok, eğer diriltirse, siz zaten 100 metreyi 3 saniyede koşarsınız!
Yani, demem o ki, siz gerçekten dindar nesil yetiştirin, bakalım o koltuklarda üç saniye kalabilecek misiniz?
Sizin için demokrasi nedir sorusuna, tramvaydır, bineriz, istediğimiz yere ulaşınca da ineriz cevabını verenlere bir de şunu sormak lazım değil mi?
Sizin için din nedir? Ve siz hangi dinin dindarını yetiştireceksiniz?