Kimlik kaybı dediğimiz şey yavaş yavaş, ekranı kaydırdıkça oldu. Sosyal medyadan sonra herkes başka biri olmaya başladı, çünkü orası kendin olmayı değil, beğenilmeyi ödüllendiriyor. Artık insanlar ne düşündüğünü değil, nasıl görüneceğini hesaplıyor.
Paylaşım yaparken yaşadığını değil, nasıl anlatılırsa alkış alacağını düşünüyor. Aynı kahveler, aynı pozlar, aynı cümleler… Herkes “kendimim” diyor ama herkes birbirinin kopyası. Eskiden insan yanlış yapınca utanırdı, şimdi açıklama yapıyor; yetmiyor, haklı çıkmaya çalışıyor. Sosyal medyada bir gün herkes uzman: hukukçu, doktor, ekonomist, psikolog. Kimse bilmiyor ama herkes emin.
KLAVYEDEN AHLAK DERSİ
Linç kültürü de buradan doğdu; düşünmek yerine saldırmak daha kolay çünkü kalabalık olunca haklı sanılıyor. Gerçek hayatta yüzüne bakamayacağımız insanlara klavyeden ahlak dersi veriyoruz. Mahremiyet kalmadı, sınır kalmadı, ölçü kalmadı. Özel olan paylaşıldıkça değerli sanıldı, paylaşıldıkça sıradanlaştı. Eskiden insanlar nasılsa öyleydi, şimdi nasıl görünüyorsa öyle olmaya çalışıyor. En büyük trajedi şu: herkes özgün olduğunu sanıyor ama kimse kendisi değil.
KİMLİK KAYBI
Algoritmalar neye kızacağımızı, neyi savunacağımızı, hangi tarafta duracağımızı bizden önce belirliyor. Biz seçtiğimizi sanıyoruz ama çoğu zaman sadece önümüze düşeni tekrar ediyoruz. Kimlik dediğimiz şey emek ister, tutarlılık ister, bedel ister. Biz ise hızlı onay, kolay alkış ve zahmetsiz haklılık peşindeyiz. Bu yüzden herkes konuşuyor ama kimse gerçekten ne söylediğini bilmiyor. Sonra dönüp “toplum neden bu hale geldi” diye soruyoruz. Oysa cevap çok da karmaşık değil. Kendimiz olmaktan vazgeçtiğimiz, başkası gibi görünmeyi daha kârlı bulduğumuz günden beri buradayız. Kimlik kaybı dediğimiz şey tam olarak bu: Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişinin biz olup olmadığından emin olamamak.