Ben bu dünyaya inanmak için değil, inancın küllerini avuçlamak için geldim.
Çünkü hayat, insanın önüne konmuş kutsal bir armağan değil; içi boşaltılmış, üstü çiçeklerle örtülmüş eski bir tabuttur. Herkes ona umut der, ben ise gecikmiş bir defin.
Sabahları doğan güneş bile bana göre göğün iyimserliği değil; gecenin cesedine vurulmuş solgun bir mühürdür. İnsanlar yeni gün diye sevinirken, ben zamanın bir mezar taşı daha diktiğini görürüm ömrümüzün kıyısına. Her takvim yaprağı, varlığın alnından koparılan ince bir deri gibidir. Acıtır ama kimse bağırmaz. Çünkü alışmak, insanın en zarif çürüme biçimidir.
Ben, gürültülü kalabalıkların içinde kendi cenazesine geç kalmış bir adam gibi yürüdüm.
Kafelerde kahkahalar yükselirken, fincanın dibinde soğuyan kahvede ömrümün metafiziğini okudum. Dumanı tüten sigaralar, ciğerlerimden değil; ruhumun terk edilmiş odalarından yükseldi. Sokak lambalarının altında uzayan gölgem, benden daha sadıktı bana. İnsanlar yüzlerini aynalarda ararken, ben aynanın ardındaki hiçliği seyrettim.
Çünkü bazı ruhlar yaşamak için değil, dünyanın sahte ışığını reddetmek için doğar.
Ben güzelliği de sevdim, fakat onun faniliğini daha çok sevdim.
Solmuş bir gül, açmış olandan daha hakikiydi benim için.
Yıkılmış bir konak, yeni yapılmış saraylardan daha vakurdu.
Eski bir mezarlığın taşlarında, canlıların gözlerinden daha fazla samimiyet gördüm.
Çünkü ölüm yalan söylemez.
Hayat ise her sabah başka bir maske takar.
İnsanın varoluşu, kozmik bir yanlış anlaşılmadır belki de.
Bir hiçlik, kendini et sanmış; bir gölge, adını kader koymuştur.
Biz buna benlik dedik.
Biz buna aşk dedik.
Biz buna amaç dedik.
Oysa hepsi, boşluğun kendi yankısından ürkmemek için icat ettiği zarif oyalamalardı.
Ezoterik metinler, kadim semboller, mühürlü kapılar, yedi kat gökler, on sefirot, sessiz tapınaklar…
Hepsinin ardında aynı uğultuyu işittim:
“Aradığın sır, seni kurtarmayacak.”
Çünkü bilgi bazen aydınlatmaz; yalnızca karanlığın ne kadar derin olduğunu gösterir.
Hakikate yaklaşan insan huzura değil, uçuruma yaklaşır.
Perde kalktığında görülen şey çoğu zaman Tanrı’nın yüzü değil; anlamın terk ettiği soğuk bir boşluktur.
Ben o boşluğa baktım.
O da bana baktı.
Ve o günden sonra hiçbir sevinç, bana eskisi kadar masum görünmedi.
Geceleri, odama ay değil; içimdeki harabelerin solgun bekçisi doğar. Perdelerin arasından süzülen ışık, bir mabedin yıkıntısına düşen son kandil gibidir. Kitaplarım susar, duvarlar susar, saat susar; yalnızca içimde yıllardır gömülmeyen bir ölü konuşur. Bana der ki:
“Her şey geçecek.”
Ve ben cevap veririm:
“Zaten acı olan da bu.”
Çünkü bazı şeylerin bitmesi değil, hiçbir şeyin kalıcı olmaması mahveder insanı.
Aşkın sönmesi değil; sonsuz diye sarıldığın şeyin aslında birkaç mevsimlik bir yanılsama olduğunu anlamaktır yıkım.
Dostlukların eskimesi değil; insanın en içten sandığı sözlerin bile zamanın rutubetinde küflenmesidir facia.
Kendi gençliğinin yüzünden çekilmek, kendi sesine yabancılaşmak, bir zamanlar uğruna ölebileceğin şeylerin artık içinde en ufak bir kıpırtı uyandırmaması…
İşte bunlar, ruhun gotik katedrallerinde çalan gerçek yas çanlarıdır.
Ben bohemliği eğlencede değil, dağılmışlıkta buldum.
Düzensiz masamda, yarım kalmış cümlelerimde, gecenin üçünde anlamsızca açılan eski şarkılarda, nereden geldiği bilinmeyen o derin iç sıkıntısında…
Bir insanın evi bazen dört duvar değil, tamamlayamadığı düşünceleridir.
Ben yıllardır kendi içimde, hiç bitmeyen bir gecekondu inşa ediyorum.
Temeli hüzün, çatısı şüphe, pencereleri karanlığa bakıyor.
Ve yine de yazıyorum.
Çünkü bazı insanlar umut ettikleri için değil, umudun öldüğü yere şahitlik etmek için kalem tutar.
Ben cümlelerimi kurtuluş için kurmuyorum; yalnızca çöküşün estetiğini kayıt altına alıyorum.
Bir çağın, bir ruhun, bir adamın yavaşça nasıl kendi içine gömüldüğünü yazıyorum.
Belki de insanın en dürüst hali budur:
Kendini kandırmayı bıraktığı, fakat yaşamayı da henüz terk etmediği o ara karanlık.
Ne tam ölü, ne gerçekten diri.
Ne inançlı, ne bütünüyle inkârcı.
Ne affedilmiş, ne lanetlenmiş.
Yalnızca iki âlem arasında unutulmuş, kendi varlığının kapısında nöbet tutan eski bir bekçi…
Ben buyum.
Kendi kalbimin mahzenlerinde gezinen, her kapının ardında başka bir hiçlik bulan, buldukça biraz daha susan bir gölge.
Ve artık biliyorum:
Hayatın anlamı yoksa, acının da kutsallığı yoktur.
Mutluluk geçiciyse, yas da ebedi değildir.
İnsan bir gün unutulacaksa, zafer de yenilgi de aynı toprağın içine gömülecektir.
Geriye ne kalır?
Belki yalnızca gece.
Belki yalnızca birkaç cümle.
Belki de hiç kimsenin okumadığı, fakat yazılırken bir ruhu kısa süreliğine ayakta tutmuş karanlık bir metin.
İşte bu yüzden susmuyorum.
Çünkü ben iyileşmek için değil, çürüyüşüme bir dil kazandırmak için yazıyorum.
Ve sonra anladım:
İnsan, en çok da kendine geç kalır.
Başka hayatların eşiğinde oyalanırken, kendi ruhunun kapısında yıllarca bekletir kendini. Bir gün dönüp içeri girmek ister; fakat odalar çoktan rutubetlenmiş, anılar örümcek ağlarına dönüşmüş, çocukluğun sesi ise karanlık bir kuyunun dibinde boğulmuştur.
Ben o kuyunun başında çok bekledim.
Adımı seslendim.
Bir yankı bile dönmedi.
Çünkü bazı kayıplar, dışarıda yaşanmaz; insanın içinde sessizce meydana gelir. Kimse bilmez hangi gece hangi parçasını toprağa verdiğini. Kimse görmez, hangi sabah aynaya bakarken gözlerinden biraz daha çekildiğini. Kalabalık seni aynı sanır; oysa sen, çoktan birkaç defa ölmüşsündür.
Her ölümün için cenaze yapılmaz.
Bazıları yalnızca davranışlarına siner.
Daha az gülersin.
Daha geç cevap verirsin.
Daha kolay susarsın.
Bir vakitler içini titreten şeylere, artık yorgun bir taş gibi bakarsın.
İşte ruhun mezarlığı böyle büyür.
Ben o mezarlığın bekçisiyim.
Her taşın üzerinde benden bir tarih, her toprağın altında benden bir ihtimal yatıyor.
Sevebilecek adam.
İnanabilecek çocuk.
Affedebilecek genç.
Bir sabah gerçekten mutlu uyanabilecek o eski ben…
Hepsini gömdüm.
Bazılarını dünya öldürdü, bazılarını ben kurtaramadım.
Şimdi gecenin siyah cübbesi omuzlarımda, eski bir rahip gibi hiçliğin mabedinde dolaşıyorum. Mumlar titriyor. Taş duvarlardan soğuk sızıyor. Tavanda, yüzyıllardır açılmamış bir göğün karanlık freskleri var. Ve ben, avuçlarımda kendi kalbimin küllerini taşıyarak soruyorum:
“Varlık, gerçekten var olmaya değer miydi?”
Cevap gelmiyor.
Belki cevapların susması, soruların büyüklüğündendir.
Belki de evren, düşündüğümüz kadar derin değil; yalnızca duyarsız.
Biz ona anlam yükledik, o ise dönüp bakmadı bile.
Yıldızlara kader dedik; onlar sadece yandı.
Ölüme sır dedik; o sadece aldı.
Aşka kurtuluş dedik; o sadece eksiltti.
İnsan, boşluğun karşısında şiir yazarak kendini asil sanan çaresiz bir varlıktır.
Ben de onlardan biriyim.
Fakat en azından aldanışımın farkındayım.
Beni dünyaya bağlayan şey umut değil artık; estetik bir yıkım duygusu.
Yağmurun camda bıraktığı iz.
Terk edilmiş bir istasyonun sessizliği.
Sarı ışıklı eski bir odada, okunmadan unutulmuş kitapların kokusu.
Gece yarısı sokakta tek başına yürürken, ayakkabının kaldırım taşına vurduğu o düzenli boşluk sesi…
Bunlar bana yaşamı sevdirmiyor.
Yalnızca ölümü aceleye getirmemem gerektiğini fısıldıyor.
Çünkü çürümenin de bir musikisi vardır.
Her şey dağılırken çıkardığı o görünmez ses, yalnızca dikkatle çöken ruhlar tarafından duyulur.
Ben duydum.
Bir ilişkinin son cümlesinde,
bir dostluğun soğuyan hitabında,
bir annenin yüzüne yerleşen yorgunlukta,
bir babanın eskiyen sessizliğinde,
bir çocuğun ilk hayal kırıklığında,
bir şehrin akşamına çöken paslı hüznün içinde…
Aynı ilahi çalınıyordu:
“Hiçbir şey korunamayacak.”
Ne gençlik,
ne sevgi,
ne itibar,
ne beden,
ne hatıra,
ne de insanın kendine dair kurduğu o dikkatle süslenmiş yalan.
Her şey yıkılacak.
Fakat bazıları görkemle yıkılır.
Benim bütün gayretim budur belki:
Enkazıma bir mimari kazandırmak.
Çöküşümü rastgele değil, gotik bir katedral gibi yükselterek yaşamak.
İçimdeki karanlığı utançla saklamak yerine, onu siyah mermer bir sunağa dönüştürmek.
Çünkü bana göre melankoli, zayıflığın değil; hakikatin fazlasını görmüş ruhların ağırbaşlı lanetidir.
Bazıları dünyaya uyum sağlar.
Bazıları dünyanın yamukluğunu fark eder.
Ve o andan sonra hiçbir masa tam düz, hiçbir kahkaha tam içten, hiçbir “yarın” tam inandırıcı gelmez.
Ben ikinci türdenim.
Bana sabrı öğütlediler; zamanın her şeyi düzelttiğini söylediler.
Oysa zaman hiçbir şeyi düzeltmez.
Yalnızca acının şeklini değiştirir.
İlk gün hançer olan şey, yıllar sonra iç organlara yerleşmiş soğuk bir madene dönüşür. Artık bağırmazsın; çünkü ağrının konuşma dili değişmiştir.
Bazı yaralar iyileşmez.
Sadece karakter olur.
Benim karakterim, gömülmemiş yaraların edebiyatıdır.
Bu yüzden kalemim her kâğıda değdiğinde, mürekkep değil; gecikmiş yaslar akar. Her cümle, içimde usulca çürüyen bir odanın kapısını aralar. Her kelime, terk edilmiş bir manastırda yankılanan adım gibidir. Yazdıkça hafiflemem. Aksine, karanlığın haritasını daha ayrıntılı çıkarırım.
Fakat belki de hakikat budur:
Kurtuluş yoksa, tanıklık vardır.
Şifa yoksa, kayıt vardır.
Anlam yoksa, yine de insanın karanlığa verdiği biçim vardır.
Ben biçim veriyorum.
Yok oluşa.
Sessizliğe.
Hiçliğin taş duvarlarına.
Ve gece her çöktüğünde, dünyanın bütün vaatleri sönerken, ben kendi içimdeki son kandili yakıyorum.
Aydınlanmak için değil.
Karanlığın yüzünü daha net görebilmek için.
Semih Aslanlar